Yüreğimde Yetim Bir Sızı

Bu yama tutmaz düzenin yetimhanelerinden bildik, tanıdık bir manzara yaşanıyor işte şu anda yine.

Saat dokuzu geçmiş. Gece bekçisi elinde "cennetten çıkma" sopasıyla dolaşırken gördü onların uyumadığını.

"Aç" dedi, "aç ellerini"! Yine dövecekti.

"Açın ellerinizi ulan! Düz açın, yan tutmayın... Sonra kafanıza vurmayım ha" diyordu.

Sabah akşam dayak yiyip aşağılanan çocuklar, artık ağlamamayı da öğrenmişti. Küçük çocuklara ağlamamayı öğretmek pek de zor olmamıştı onlar açısından. Naylon terliklerle başlayan dayak faslı, ağladıkça şiddeti artan bir işkence oluyordu. Sopaların üstünde "cennetten çıkma", "baklava" gibi çeşit çeşit isimler yazıyordu. Dayağı kutsal veya tatlı bir şey gibi görüyorlardı demek kendi ruh dünyalarında.

Dayak cennetten çıkmaydı ve yedikçe akıllanırdı insan. Hele de ne idüğü belirsiz veletlere cennetin yollarını öğretmek lazımdı. Ama eğer öteki sopayı almışsa eline onun da lafı hazırdı: "Baklava baldan tatlıdır, yedikçe ağzını ballandırır, aç bakayım elini..."

Açmadığı zaman elini hedefleyen sopanın kafana yöneleceğini bilirsin. Sopanın kafandaki yakıcı acısından çok, aşağılanmanın acısını duyarsın. "Aç diyoruz ulan! Burada eşek başı mı var, .... koduğumun evladı.."

Eğer bu durum biraz daha uzarsa, terlikler, sopalar aradan çıkar, yerini tekmeye, tokada bırakır.

Hırsını alamayan "görevli", küçük çocuğu büyük bir maharetle havaya kaldırıp yere fırlatır. Bu hareket görevliler arasında oldukça revaçtadır, özellikle de akşamları.

Akşamları fazla kimse olmadığından çocuklar iki katlı ranzaların üstünde koşup oynarlar, kimi dolapların üstüne çıkarlar. Hiçbir zaman ranzadan düşüp kırılmasa da kolları bacakları, akşamları görevli tarafından kırılan kol bacak olursa, sabah bu olay korkudan dolayı "yataktan düştüm" olur.

Kolları kırılır, yataktan düştüm, bacakları incinir, yataktan düştüm, yüzleri gözleri morarır, yataktan düştüm...

Her zaman, her haraketlerinde dayak yiyen çocuklar, korkudan niye, ne için, neden hep dayak yediklerini bile sorgulayamaz hale gelirler. Soru soramazlar. Çünkü dayak yetimhanedeki çocuklar için hergün anlamsızca yediği bir şeye dönüşür. Çocuk, yetimhanenin başka türlü olabileceğini düşünmez, düşünemez bile. Büyüklere karşı gelinmez.

Bundandır işte, kırılan kolun görevli tarafından kırıldığını hiçbir çocuk söyleyemez.

Yetimhanelerde dolap demirleri de çoğunlukla eğik büküktür. Neden bilir misin? Çünkü "cennetten çıkma" sopaların çocukları susturamadığı yerde onlar devreye girer de ondan. Vururken sızlamayan yüreklerden geriye, sabaha kadar kan kızılı sızlayan eller, moraran vücutlar kalır. Belki insanın utanmadığı yerlerde demir utanır.

Yetimsen zaten, ezilmeyi, sömürülmeyi, kişiliksizleştirilmeyi hak etmişsindir!

Bir de ne haddine senin yemek beğenmemek mesela. Ne haddine dersini anlayamamak, ayrı bir emek istemek... Anlamakta zorlanıyorsan gerekmez, anlama, okuma! Bir "piç" okumasa ne kaybeder memleket?! Kırk kişiden kırkını da kurtaracak değiliz ya... Bir tanesi vatana millete hayırlı olsun yeter; gerisi gitsin hırsız olsun, uğursuz olsun... oros... peze... olsun, ne olursa olsun..

Susmak zorundadır hep çocuklar. Ya yalakalık yapıp görevlilerin peşinde dolanmak, ya da aşağılanmamak için susmak zorundadır.

Yemek yerken kaşıktan başka ses istenmez. Doğru ya; görevlilerin çok sevdiği benzetmeyle; sen yemeği nerenle yiyorsun, ağzınla yiyorsan sesi nerenle çıkarıyorsun?!

Genelde her yemekte iki üç kere uyarılır çocuklar. Bahaneye gerek yok, hakaretin, dayağın zemini her daim hazır zaten. Tekrardan sesi çıkmışsa, çocuğun kafası tabldot tepsisinin içine de sokulur, masaya da vurulur.

Hani bazı durumlarda denir ya; yemeğimiz zehir oldu, yiyemedik diye... Görevliler de ses çıktı diye bahane yapıp yemeklerini bırakıp dayak atar, sonra da çocukları suçlarlar yemeğimizi zehir ettiniz diye... Asıl zehir işte o zaman olur. Çocukluktan duyarsızlık tohumları ekilir yüreklere... Arkadaşın dayak yerken bakmayacaksın! Arkadaşının acısını paylaşmayacaksın. Ve elbet, sormayacaksın neden hep dayak yiyoruz diye... Kaderin böyle, alışacaksın. Dünyanın düzeni böyle kurulmuş, böyle yaşayacaksın... "Dön çabuk önüne, yemeğini ye"! Evet, arkadaşın dayak yerken aldırmadan yemek yemek zorunda kalmak öğretilir orada.. Hele bir bırak da kalk bakalım yemekten; asıl dayak nasıl atılırmış, dayak nasıl yenilirmiş, o zaman öğrenirsin.

Sistematik bir şekilde küçücük yürekler, tap taze beyinler nasıl da köreltilip kirletiliyor bak da gör.

Bir zaman sonra, "bana ne kardeşim, o da konuşmasaydı" dersin. "İki dakika çenesini tutup sessiz kalamadı" diye arkadaşını suçlarsın... "Yaramazlık yaptı dayağını yedi" diye görevliyi haklı görürsün hatta.

Arada bir çocuklar için düzenlenmiş konserlere, pikniklere, tiyatrolara götürülür çocuklar. Çocuk haklarından bahsedilir zoraki götürülüp sıra olup bekletildikleri törenlerde. Broşürlerden, kitapçıklardan birkaç madde okurlar; "Çocuğum haklarımla varım" diye...

Oysa sözün gerçeği öyle değil.

Yetimim; aşağılanmamla varım!.. Aşağılanıyorum, çünkü yetimim!

Evet, böyle yazar hayatın kitabında. Oralardaki görevlilerin kutsal kitabında da ne yazdığını bilmiyoruz ama ağızlarından dökülen hep şu sözlerdir: "Piçlerini doğurup doğurup yollamışlar buraya, yedirip içiriyoruz, giydiriyoruz, daha ne istiyorlar... Anaları, babaları bakmadı biz bakıyoruz, öz anne özken dövüyor, ben mi dövmeyecem!"

Çalışkan veya yalakaysan, eh işin biraz kolay sayılabilir. Ama yok yaramazsan, asiysen, dik başlıysan, hep haksız sensindir.

Küçükten budanır çocukların dalları. Yeşermesin paylaşımın, doğrunun, haklının, adaletli olmanın, erdemli olmanın, dost canlısı olmanın, insan olmanın o güzel dalları, uzamasın diye kesilir. Duyarsız, aşağılanmış, bireyci, çıkarcı, kaypak bir kişiliği yaratmak için döner yetimhanenin çarkları.

Şimdi sen diyeceksin ki, hep bu kötülükler bunları mı buluyor? Diyeceksin ki, hiç mi gülmez bu çocukların yüzü?

Evet, arada güler yüzler. Çocuktur, çocuk ruhunu vurur dışarı. Ama çocukların yüzündeki hiçbir gülüş, yetimhanelerin gerçeğini örtmez ki.. Ki sana anlattıklarım içinde "git oros... ol"! diye kovulan kız çocukları yok. Irzına geçilen küçük erkek ve kız çocuklarını da anlatmadım henüz. Yaşamın en büyük sillesini yemiş çocukların yaralarının her gün nasıl deşildiğini, kurbanların yaralarını deşerek işkence yapan bir işkencecinin zalimliğinin bu sistemin zalimliği yanında bir hiç kaldığını da anlatmadım sayılır. Güldüler mi güzel gülerler çocuklar, içten gülerler, saf gülerler; ki tutsakların çocuklarıyla yetimhanelerin çocukları istisnadır bunda. Acıyla gülerler onlar, hüzün yerleşiktir gülüşlerinin içine... Herkes acısını, yürekteki sızısını bir yere kadar saklar.

Çocuklarımıza sahip çıkmadığımız, çıkamadığımız kadar bizim de acımız bu acı. Utanç bizim de utancımız. Hangi halk çocuklarına sahip çıkamayacak kadar çaresiz olur ki..

Unutmayın ki, her kırılan dal, eğer güzel bir toprak bulursa, yine de yeşerir, çiçekler açar.

O toprak niye bu güzelim ülke olmasın...