Yeşil Soğan Getiremedim, Almıyorlarmış...
Yol
boyunca ayçiçeği tarlaları takip ediyor bizi. “Böyle bir şey olur mu” deme,
oluyor işte. O kadar çok ki ayçiçeği tarlaları; uç uca ekleniyor, biri bitmeden
diğeri başlıyor. Neden “ayçiçeği” derler ki acaba adına? Oysa bu çiçeklerin
bütün derdi güneşle. Yüzleri hep güneşe dönük. Bazı yerlerde “günebakan” denir
onlara. Bu isim daha uygun bence. Evet, yüzü hep güneşe dönük “günebakanlar”.
Bundan sonra onlara hep “günebakan” diyelim.
Çocukluğum geliyor aklıma. Hayal meyal hatırlıyorum günebakan tarlalarında
gezişimi.
Bir tane kelle koparıp akşama kadar yerdik. Taze çekirdeğin tadı hala
damağımda. Sonra bir daha yemedim hiç. Tarlalar boyu günebakanların arasında
koştuğum aklıma geliyor. Şimdi günebakanlar benim peşimden koşuyor. Ama hiçbiri
açmamış henüz.
İşte ben günebakanların henüz açmadığı mevsimde geliyorum ziyaretine. Sorsalar
böyle hatırlarım belki ileride, “günebakanların henüz açmadığı bir mevsimde”
bir görüş günü hikâyesini.
Ne heyecanlıdır görüş günleri bekleyişi... Bir gün önceden başlar heyecanın.
Hapishane günlerim geliyor aklıma. Heyecanlısındır. Ailen, arkadaşların gelir
gülen yüzleriyle. İşte o zaman o görüş kabinlerinin soğuk demirlerinde çiçekler
açar. Kucak kucak özgürlüğü taşırlar sana. Dışarıyı, insanları, doğayı, havayı.
En çok insanlara dair hikâyeler ilgimi çekerdi görüş günlerinde. “Otobüste
adamın biri...” ya da “Dışarıda küçük bir çocuk...” diye başlayan anılar
dinlemek görüşçüden... Ne güzeldir. Sevdiklerin, hasretini bilirler hayata
dair. Bir de ne için içeride olduğunu bilmeleri gerekir.
İşte o güzel günlere dair borcumuzu ödediğimiz içindir çektiğimiz bütün
hasretlik. Bunu kimse anlayamaz. Seni, sizi oraya koyanlar anlayamaz. Bencil
dünyalarının girdabında boğulanlar anlayamaz. Her şey tek başına bir hayat için
değildir. Hep birlikte mutlu bir hayat içindir ödediğimiz diyet... Ah ne çok
anlatılır. Ne çok anlatırız sevdamızı kavgaya dair. Anlatacağız dilimiz
döndüğünce. Hani ölüm olmasaymış hayatın da anlamı olmazmış ya. Tutsaklık olmasa
belki, özgürlüğün de bir değeri olmazdı kim bilir...
Şimdi ben ziyarete geliyorum. Tarlalar dolusu günebakanları peşimden
koşturarak... Onlar arkamdan bakakalıyorlar. Ve kilometreler de geride kalıyor.
Hapishaneye varmak o kadar kolay değil. Şehrin dışına kurmuşlar hapishaneyi.
Dünyanın bir ucunda da olsa varacağız.
Şehrin merkezindeyiz. Yaşlı bir amca götürecek bizi hapishaneye. Bulgaristan
göçmeni bir taksi şoförü. Hep şoförlük yapmış hayatında. Başka bir iş yapmamış.
Yanımda genç bir devrimci var. O da yol boyunca bana eşlik edecek. Yolun
başında henüz. Gözleri meraklı bir heyecanla dolu. “Yoldaş”, bu yolculukta bana
yoldaş olacak gerçekten.
Taksi şoförü, ben ve yoldaş, on beş dakikalık bir yolculuk yapıyoruz. Hapishane
kapısına varana kadar iki hapishaneden daha geçiyoruz. Amca, bize bu
hapishanelerin tarihini de anlatıyor. Çok ziyaretçi taşımış zamanında bu
hapishane kapılarına. Derdini anlıyor insanın. On beş dakikalık bu kısa
yolculukta bu babacan taksi şoförü, bize hayatını da özetleyiveriyor kısaca.
Hapishane kapısına varıyoruz nihayet. Bizi aç köpekler karşılıyor. Köpekler o
kadar açlar ki elimize, ayağımıza dolanıyorlar. “Keşke yanımızda biraz ekmek
getirseydik” diyoruz. Hapishaneden beslenmedikleri, onlara hapishaneden hiçbir
şey vermedikleri çok açık. Çünkü günlerce tek bir lokma bile yememiş gibiler.
Kafamı kaldırıp hapishaneye bakıyorum. Kafamda canlandırdığımdan çok farklı bir
yer burası. Sanki önüne bir paravan koymuşlar arkasında gizledikleri şey çok
farklı.
Pembe duvarlı bir avlu karşılıyor bizi. Oysa F Tipi burası. Beyaz rengin
kahrolası zulmünü çok işitmiştik. Biliyoruz ki beyaz işkence için kullanılıyor
burada. Renklerin en temizi ama bir o kadar da duygusuzu olan beyaz...
İçerideki hücreler hala aynı renk. F Tipleri... Tecrit hapishaneleri. 122 cana
mal olan tecrit hapishaneleri. Rengi pembe seçilerek sevimli mi kılınmaya
çalışılmış?
Bir Anadolu hapishanesi görünümü taşıyor burası ilk bakışta. Oysa içeride
göreceklerimiz o kadar farklı ki, teknolojinin konuşturulduğu yerler buralar.
Çok merak ediyorum içerisini. Yıllarca, içerisinde uygulanan tecridin
kaldırılması için mücadele verdiğimiz bu hapishanelerin içini görmek hakkım
olsa gerek. Sizi nasıl bir yerde tuttuklarını görmem lazım. Okumak, duymak,
dinlemek yetmiyor... İlla görmem lazım.
“Sizleri” diyemiyorum çünkü sadece seni göreceğim. Hepinizin görüş günü farklı.
Ve benim yalnızca seninle görüşme hakkım var. Her şey tek başına, her şey
bireysel.
Hep teksin bu düzende. Ama ben hepinizi kalbime sığdırmayı bilirim. Biz, o
bencil dünyalarının girdabında boğulanlardan değiliz. Biz, aynı şeylere güler,
aynı şeylere ağlarız. Mesela ben seninle konuşurken görüş kabininde, bilmem kaç
blok ötede, bir başka görüş kabinindeki, getirdiğim güneşi ve güzel düşleri
hissedecek mutlaka...
“Anamız birdir, aynı memeden emmişiz dostlar.
Kan kardeşiz, sizlere kanım kaynıyor.
Sizlerle beraber herk ettik toprağı,
Beraber yattık hapiste, beraber teskere aldık
Ve maniler yaktık hasret için;
Gülemediysek de boş verdik beraber...
Halay mı çekmedik kol kola,
Horon mu tepmedik diz dize,
Cepken mi vermedik rüzgâra?
Koyun koyuna yattık toprak duvarlarda
Sıtmayla, sığırla, davarlarla...
Daha da yatarız dostlarım daha da...
Gün gelirse eğer
Halay çeker, türkü söyler gibi yan yana
Mavzer mavzere verip de
Düşmana kurşun da atarız...”
Usta, güzel demiş. Aklıma geliyor Enver Gökçe’nin bu dizeleri, usta yaman
söylemiş. Tamamını bir türlü hatırlayamıyorum şiirin. Ancak hissettirdiği
duyguyu biliyorum, bu da bana yeter şimdilik...
Kapının önünde bekleşiyoruz. Gelmem gereken saatten yaklaşık iki saat önce
gelmem “buyurulduğu” için öyle geldim ama neredeyse görüş saati başlayacak
olmasına rağmen bir türlü çağırılmadım.
Girip kayıt yaptırıyorum en sonunda. Ancak bu bekleyiş ne zaman bitecek? Taksi
şoförü ve Yoldaş’a belli etmesem de heyecanlıyım. Bizden başka gelenler de var
ziyarete. Son model bir cipin içindeler. Göz göze geliyoruz. Gelemiyoruz
aslında. Biz göremiyoruz onların gözlerini kara gözlük camlarının ardından.
Filmlerden fırlamış gibiler. Koyu renk takım elbiseler, pahalı güneş gözlükleri
vesaire... İçeride onların yakınları da var besbelli ki. Karaparalarla
beslenen... Soğuklar. Bizden kilometrelerce uzaklar. Bu bataklığın içerisinde
birer batak olarak sefa sürüyorlar. Koskoca cipe tekrar takılıyor gözüm.
“Şimdi mesela” diyorum şoför amcaya,“bu cip kaç paradır?”... Ne modelini
biliyorum, ne de markasını. Belki yolda görsem dikkatimi bile çekmeyecek olan
bu arabanın fiyatını inanılmaz merak ediyorum o hapishane kapısında, görüş
saatini beklerken.
“Çok paradır...” diyor amca, “biz ömür boyu çalışsak alamayız...”
Amca öyle bir laf ediyor ki... “Biz” diyor. Ve farkı koyuyor işte. “biz” ve
“onlar” var işte.
Biz buradayız, bu sınıftayız bay burjuvazi. Ödediğimiz bedel, siz o ciplerde
gezemeyesiniz diyedir. Siz o ciplerde gezdiğiniz için; bebelerimizi
uyuşturucularla zehirleyerek kurduğunuz saltanatınızı yıkmak için
davrandığımızdan buradayız biz. İşte bize öyle bakarsınız elbette
gözlüklerinizin ardından. Çetelerisiniz bu düzenin. Bazen çıkarlarınız
çatışınca böyle girersiniz hücrelere. Dengeler bozulmasın diyedir her şey. Gün
olur özür de dilerler iktidarın sahipleri sizlerden. En şerefli kurşun
atanlardan oluverirsiniz. Midemi bulandırıyorsunuz. Oysa ben içeriye güneşi ve
maviyi götüreceğim. Güzel günlere dair düşlerimizi. Bu yüzden yüküm ağır, tutma
beni. Seninle hesabım ebede kadardır nasıl olsa.
“Sabah görüşçüsü bekleyen kimse var mı?” dedi kadın gardiyan. Hemen ilerledim.
Evraklarım elimde... “Takılarını çıkar” dedi. “Alyansımı mı?” deyiverdim.
İlgisizce “Onu da” dedi. Oysa ben sana gösterecektim alyansımı. Bir damla
mutluluk paylaşacaktık çok mu?
Lanet olsun. Hadi yine o şiirin dizeleri teselli etsin bizi: “Gülemediysek de
boş verdik hep beraber...”
Boş verelim şimdilik...
Ancak hiç bir şeyi unutmuyorum. Her şeyi deftere yazıyorum. Gönül gözünün
gördüğü hiçbir şey unutulmaz.
Robotlaşmışlar ve artık onlar için yapacak bir şey yok... Pembe hapishanenin
ilginç kapılarının arasından geçip gidiyorum, kâh koşarak kâh yavaşlayarak...
Sana en çok yaklaştığımı hissettiğim zamanlarda daha çok bekletiliyoruz. Kaç
kapıdan geçtik saymadım ama elimin-parmaklarımın izlerini almaları ne kadar
modern bir hale gelmiş. Elini uzatıyorsun ve elinin sureti alınıyor artık.
Bundan sonra oradan geçen “ben isem” girebileceğim içeriye. Başka bir şans yok.
Korku nelere kadirmiş...
Bir salonda bekletiliyoruz. Bunalacak kadar çok bekliyoruz. Son model ciple
gelenler gayet rahat. Durumdan hiçbir şikâyetleri yok. Benden önce el okuma
makinesinden geçen kadın dikkatimi çekiyor, alyansı parmağında!
Duvardaki pano dikkatimi çekiyor:
“Ziyarete Gelecek Olanlara Bazı Tavsiyeler”...
Şimdiye kadar hep “Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar”ı, ya da “Uyulması Gereken
Kuralları” okuduk. Bu sefer burada bir çağ atlama var. Hemen okumaya
başlıyorum, okudukça hayrete düşüyorum.
O kadar ilginç şeyler yazıyor ki mesela:
“Kendinizden çok, ona konuşma hakkı tanıyın”
“Onunla tartışmayın”
“Bir gününü nasıl geçirdiğini sorun”
“İş yurtlarında çalışması için teşvik edin”
“İçerdeki kişinin mahkûm olduğunu unutmayın ve tutamayacağınız sözler vermeyin,
boş vaatlerde bulunmayın”
Bu son maddeye takılıp kalıyorum. “Tutamayacağınız sözler vermeyin, boş
vaatlerde bulunmayın”...
Aklımın beynimin bir köşesine kazıyorum bu sözü.
Yürümeye devam ediyorum...
Bir, iki, üç, dört, beş, on, yirmi, otuz, kırk, elli adım...
Şimdi pembe görüş kabinlerindeyim. Bu renge de düşman olacağım hiç aklıma
gelmezdi...
Beklemek, beklemek, beklemek...
Ve işte karşımdasın...
Değişmemişsin hiç...
Ancak ben seni görünce kötü oluyorum. Birer birer geçiyor gözlerinden
bizimkiler. Fırat’lar akıyor gözlerinden, Seyhan’lar...
Ve 122 tane tabut gelip geçiyor gözlerimizin önünden. Hepsi aramızdan geçip
gidiyor...
“Nasılsın?”
“Sen nasılsın?”
“Yeşil soğan getiremedim, almıyorlar. Ama dünyaları getirdim, onlar
görmediler... Karanfil kokulu bir cigaran da yok artık, bırakmışsın.”
“…”
Öyle bakıp duruyorsun...
Yüzün karanlık. Ve elimde bulunan ahize ile sana sesimi duyurmak zorundayım. Ah
olmaz olsun böyle bir şey...
F Tipi, F Tipi!
O panoda bana tavsiye ettikleri bir şeye uyacağım. O anda buna karar veriyorum.
Sana tutamayacağım sözler vermeyeceğim!
Boş vaatlerde bulunmayacağım!
Sana tutabileceğim bir söz veriyorum:
Devrim yapacağız!
Biz Devrim yapacağız! Hayatımın en gerçek sözü olsun...
Güzel günler vaat ediyoruz işte. Dolu dolu güzel günler.
Güneşli güzel günler... Peşimden koşan günebakanların, bakıp da besleneceği,
gelişip serpileceği güneşle aydınlanacak günler...
Tutmayana aşk olsun!
Deniz Korcan Temmuz
2007