Yağmur Temizlemez Kan İzlerini
Yağmur yağıyor
yine. Hep yağmur mu yağar bu öykülerde? Bu kez de yağıyor. Bu kez abanoza
kestim. Ve bu kez kocaman gövdemle bin 1928’lerden beri dikiliyorum burada. Bir
İtalyan, yonttu beni. İtalya bir işgalciydi, Antalya ve Konya’ya mı girmişlerdi
ilk? Sonra anlaşmalar, halk savaşları... Temizlenmişti tüm cephelerde düşman.
Kurtuluşun anısına yapılmıştım ben. Yine de bir İtalyan yonttu beni.
Yetmiş yedi yıldır dikiliyorum burada. Yağmur yağıyor şimdi. Sarhoşlar geçiyor
yanımdan. El ele sevgililer. Bir kadın dikiliyor önümde tedirgin, epeydir
birini bekliyor. Gök gürlüyor, sanırım Haliç'in üstünden bir şimşek yardı göğü.
Hızlanıyor yağmur. Kadın bir İngiliz markasının taklidi, bildik bir kareli
kumaştan yapılmış, şemsiyesini açıyor aceleyle. Sinirle saatine bakıyor. Uzun
bir palto giymiş, şemsiyesine ve paltosuna uygun bir de irice bir çanta
kolunda. Yerinde sürekli hızlı hızlı sallanıyor. Vakit epey geç. Son
misafirlerini uğurluyor barlar. Sadece, bir müzik sesleri geliyor derinlerden.
Neonlar var sadece, yanar gibi gözüken. Koşarak bir genç yaklaşıyor kadına. Bir
eliyle itiyor, bir eliyle çantasını alıyor kolundan. Kadın düşüyor. Hızla
uzaklaşıyor delikanlı, kayboluyor karanlıkta. Kadın şaşkın şaşkın oturuyor
önce. Hareketsiz. Sonra toparlanıp kalkıyor, bağırıyor; “Çantamı çaldı, yardım
edin!”. Yankılanıyor sesi. Bir travesti, çatlak bir kahkaha atıp dönüyor,
konsolosluğun yanındaki karanlık sokaktan. Karşı köşedeki büfelerin önünde
ayaküstü bir şeyler atıştıranlar, yavaşça çevirip kanlanmış gözlerini, bir
müddet süzüyorlar kadını; sonra çeviriyorlar tekrar başlarını. Telefon
kulübelerinin köşesine uzanmış on yaşlarında bir çocuk, kokluyor naylon bir
poşete sardığı tinerini. “Boşver abla, canından olmadın ya.” diyor, efkârlı
efkârlı sallayıp elini. Kadın, acılı bir tebessüm ediyor. Üstünü başını
temizliyor, bu kez sakin.
Evet kadın, canından olmadın ya... Çok can veren oldu bu meydanda. Sular
idaresinin üstünden... Bir tanesi yığılıverdi önüme...
Bir adam yaklaştı kadının yanına. Kadın biraz öfkeli, biraz ağlamaklı bir
şeyler mırıldandı. Koluna girdi adamın uzaklaştılar hızla. Ayak sesleri
yankılandı, boş sokakta. Tak tak tak...
Silah sesleri. Binaların tepelerinden sıkılan kurşunlar, yanımdan can almak
için hızlıca geçiyordu. Birkaç genç bana tutunmuş, cevap veriyordu tepelerine
yağan kurşunlara... Soğuk demir, söz dinlemiyor. Sadece kelimeleri yarım
bırakıyordu ağızlarında.
Tinerci çocuk da kalktı yerinden. Sallana sallana uzaklaştı. Bir kaç polis
geldi. Akşamki sakallarını bölüştüler, kendi tabirleriyle. Bir fahişe durdurdu
beyaz bir Reno’yu...
....
Beyaz bir Reno, caddeden ateş açtı insanların üstüne. İnsanların çoğu paniğe
kapıldı. Kazancı Yokuşu, insan yığınıyla doluydu. İnsanlar dolmuştu koca
binaların arasına. Korkudan birbirlerini eziyorlardı. Panzerlerle yürüyordu
polis halkın üstüne... Elli üç dernek, doksan dokuz işçi sendikası... Beş yüz
bin emekçi... Yok edilmek isteniyordu. Senaryo, günler öncesinden planlanmıştı.
Tanıktım ben bütün gizli sohbetlere, planlara. İşçiler, sokak başlarına
yığılmıştı.
Katlediyorlardı. Otuz dört can.
Katlediyorlardı. İşte böyle başıboş bırakmak için bizi. Gelmesinler bir daha
diye. Kadının çantası çalınsın, kadın düşsün, kanlanmış gözler kafalarını geri
çevirsin, tinerci çocuk efkârlı türküler söylesin diye.
Katlettiler.
1 Mayıs 1977. Dört bir yandan kurşunlar yağıyordu. Bir grup genç bağırıyordu;
-Yere yatın!
-Yere yatın, kaçmayın!
“Yere yatın.” sesleri çoğaldıkça, insanlar hızla yere atıyorlardı kendilerini.
Bu kez panzerleri sürdüler üstlerine, alan yavaş yavaş boşaltılıyordu.
Bir panzer, Pamuk Eczanesi’nin önünde yerde yatan bir kadını bağırışlara,
uyarılara rağmen ezdi geçti. Ağlayan birkaç işçi sopalarla vurdular panzere.
Silah sesleri kesildi. Otuz dört can...
Yanı başımdalar, hala bekliyorlar benimle beraber. İşçiler arkalarında kanlı
izler bırakarak gittiler yavaş yavaş. Otuz dört can sandı ki bitti, kaldılar
yapayalnız ve katledenler de.
Hayır gelenler oldu! ‘78 1 Mayıs’ında “Yolumuz Çayanlar’ın Yoludur” yazılı
pankartla geldi birileri. Sonra “Yasak.” dediler. Yıllarca yalnız kalayım,
diye. Yıllarca yalnız kalırım diye her kış üşüdüm. Yalnız kalmadım. Gençler
geldi, analar geldi ellerinde açlığın rengini alan kırmızı karanfilleriyle. O
gün bana tutunup ateş edenler, hiç düşürmediler ellerinden silahlarını.
Arkalarında kanlı izler ve yeni bir isim bırakarak 1 Mayıs meydanından gittiler
ve gelmediler hala. Ama gelecekler. Yirmi üç senedir her 1 Mayıs, otuz dört can
giyip grev önlüklerini, geçirip sendika şapkalarını başlarına, bekliyorlar
sizi... Gelecekler, gelecekler biliyoruz diyorlar.
Yağmur yağıyor. Yağmur temizlemez kan izlerini...
Bekliyordum, geleceklerdi. Ve bir gün geldiler ellerinde taşları,
pankartlarıyla. Kasklarıyla, gelenleri bekleyen polisler coplarla dövdüler
gövdemi... Ve bir daha duydum silah sesini... Avucunda taşıyla en önde Mehmet,
alnında kurşun yarasıyla koşuyordu... Uzandım, ulaşamadan, alamadan elindeki
taşı, düştü. Şişhane’nin ortasına... Kan... Kan, Mehmet’in alnından akıp
caddenin ortasına yayılmıştı.
Tanıklığım hiç bitmedi. Sesleri duydum, bana sesleniyorlardı... Bekledim
gelecekler...
Yıllar geçti ve bir gencin yanımdan geçerken bana bakıp, gözleriyle
vedalaştığını gördüm. Bir soluk uzaklıkta bedeniyle seslendi bana... Uğur’du
ismi... Bir genç kız hapishaneden çıkar çıkmaz gözlerimin önünde yandı. Yine
bakıyordum ve geleceklerini biliyordum. Taşlarla, ateşle, bedenleriyle
gelecekler, biliyorum. Bekliyorum...
Tavır Sayı :38