Ben dövdüm... öldü... pişmanım...

İyi günler Tavır Dergisi yöneticileri. Ben bir polisim. Tabi okuyucular şaşırabilirler. Tavır Dergisi’nde bir polisin mektubu nasıl yayınlanır diye? Niye yayınlanmasın ki? Ben de insanım... Yemek yiyorum, içiyorum, uyuyor, uyanıyorum... Pişman oluyorum... Yani ben eksiksiz bir insanım... Bu nedenle de sizlere yazıyorum...

Söylemiştim, ben bir polisim... Kendimi devletimi korumaya adadım. Amerika’da eğitim gördüm, kurs aldım. Bana Amerika’da değerli hocalar, devlet düşmanlarımı tanımayı, onları yok etmeyi öğrettiler. Övünmek gibi olmasın, ben de kursun en başarılılarındandım. Sonra Türkiye’ye geldim. Çok çalışmam gerekiyordu. Çünkü ortalık devlet düşmanı kaynıyordu. Hepsini temizlemem gerekiyordu, yok etmem gerekiyordu. Mahalleler, fabrikalar, köyler, okullar, üniversiteler... Velhasıl her yer devlet düşmanı doluydu. Üniversiteler dedim de Ankara’da devlet düşmanı bir üniversite öğrencisini gözaltına almıştık. Senesini tam hatırlamıyorum ama 1990–1991 gibi bir şeydi.

Şimdi hatırlamıyorum. Ne de olsa çok zaman geçti, nasıl hatırlarım? Kendisi devlet düşmanı idi ama düşmanlığını paşa paşa itiraf etmiyordu. Ona çok dil döktük, “Kendini dövdürtme, kendini ezdirme, kendini öldürtme” diye ama bizi dinlemedi. Öldü. O ölünce devlet için çalışan hepimize dava açıldı. şaşırmıştık. Oysa biz devleti koruyorduk. O bir devlet düşmanı idi. Üstelik biz Amerika’da eğitim almıştık. Ve orada bize başka da bir şey öğretilmiyordu. Bu ölen çocuk da, tam da bize öğretilen devlet düşmanı kalıplarına giriyordu. Gençti, aydınlık bir yüzü vardı, hakkını arıyordu, en önemlisi de üniversite öğrencisiydi. YÖK’e neyin karşı çıkıyordu. Uzatmayayım, bu çocuk ölünce biz madalya bekledik ama dava verdiler. Hepimiz sanık olduk. Yargılanmaya başladık. Tabi çok ağırımıza gitti.

Mahkeme salonlarında sanık kürsüsünde oturmak... Hele amirimiz... Ben en çok ona üzüldüm. Asla mahkeme salonlarında sanık sandalyesinde oturmayı hak etmemişti; (Terör örgütlerine hedef olmaması için adını buraya yazmıyorum, gerçi fotoğrafları bütün gazetelerde var ama ben yine de tedbirli olayım) duruşma salonunda ne vakur, ne heybetli duruyordu. Gerçekten görevini yapan biriydi canım. Mahkeme salonunda ne kadar sakin, huzurlu duruyordu. Düşünüyorum da ancak görevini şevkle yapan biri bu kadar huzurlu olabilir. Peki, o zaman ben niye o kadar huzurlu olmadım, olamadım? Galiba aldığım eğitimi tam hazmedemedim. Galiba ben amirime, Amerikalı üstatlarıma layık olamıyorum... Neyse, söylediğim gibi amirimi duruşma salonunda görünce yıkıldım. O, sanık sandalyesinde olmamalıydı. Onun gibi kahramanlar el üstünde tutulmalı idi. Ama heyhat şimdi o da sanıktı. Tabi ki bizler suçlamaları reddettik. Bizim bu devlet düşmanını döverek, işkence yaparak öldürdüğümüz iddia ediliyordu. Bunu hepimiz reddettik. Bu adamın kendi kendini duvarlara vurduğunu, açlık grevi de yaptığını söyledik. Bu nedenle öldüğünü söyledik. Zaten bizim kendimizin tuttuğu tutanaklar da vardı. Bunları mahkemeye delil olarak sunduk. Amirimiz bizim için, biz de amirimiz için, arkadaşlarımız ise hepimiz için tanıklık yaptı. Duruşma nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde uzadı da uzadı. Hakkımızda tutuklama kararı çıkmış, her duruşmamız basında haber olmuş, biz emniyet müdürlüğünde çalışıyormuşuz ya da emekli olmuşuz ama adresimiz bulunamamış vs. biliyorum, siz art niyetli olduğunuz için polis arkadaşlarımızın bizleri koruduğunu, bizi bilerek ve isteyerek yakalamadıklarını, davayı zamanaşımına sokmaya çalıştıklarını, çalıştığımızı düşüneceksiniz. Yukarıdaki rastlantılar sizlere böyle düşündürtmemeli. Zaten devlet düşmanları bu konuda yeterince propaganda yapıp, halkın gözünü boyuyor.

Efendim, harcanan onca çabaya rağmen davamız bitti. Karar çıktı. Hepimiz ceza aldık. Üzüldük ama en çok da amirimize üzüldük. O bunu hak etmemişti. O, bu cezayı hak etmemişti. Aslında bizler de hak etmemiştik. Kendimiz için bir şey yapmamıştık ki! Yaptığımız her şeyi devlet için yapmıştık. Bize böyle öğretilmemiş miydi? Onlar devlet düşmanı değiller miydi? Amerika’daki hocamız yalan mı söylüyordu? Bunlardan (teröristlerden) onlarcası gerektiği şekilde, aldığımız kurslarda bize öğretildiği gibi etkisiz hale getirilip mezara konulmuşken niye sadece biz ceza aldık? Bu adalet mi? Hele o amirimiz. En çok ona üzüldüm.

Yıllarca vicdan azabı çektim. Kendimle çok hesaplaştım. “Hoop hoop. Siz de vicdan ne arar?” demeyin. Yukarıda da belirttim, ben de bir insanım. Yemek yiyorum, içiyorum, uyuyorum vs. tabi ben de vicdan muhasebesi yapıyorum. Yıllarca vicdan muhasebesi yaptım hem de. Vicdan muhasebesinden ne yapacağımı şaşırdım. Yolumu bulamadım. Yıllarca mahkemelerin dahi yolunu bulamadım. Böylesine ağır bir vicdan muhasebesine girdim. Aradan geçen yaklaşık 15 yıldan sonra mahkemeye bir dilekçe vermeye karar verdim. Ha yazmayı unuttum, bu arada bizim mahkememiz ceza verilerek bitirildi, temyiz ettik.

Karşı taraf da, yani devlet düşmanının avukatları da temyiz ettiler. Bu arada şu avukatlardan da bahsetmeden geçemeyeceğim. Duruşmaları ne kadar çok avukat takip etti! Biz sanık sandalyesinde tek başımıza iken, bu teröristin onlarca avukatı karşımıza oturdu. Hem de her duruşmayı takip ettiler. Ha bir de bir dernek üyeleri vardı ama isimlerini unuttum. TAYAD’lılardı galiba derneğin adı. İşte onlar da geldiler duruşmalara. Neymiş, adalet istiyorlarmış.

Adaleti zaten biz dağıtmadık mı? Neyse... O avukatları kesin örgüt tutmuştur. Biz emindik zaten bu adamın örgüt üyesi olduğundan, devlet düşmanı olduğundan... Aslında o avukatlar da devlet düşmanı. Aramızda kalsın bize Amerika’da verilen eğitimde bunu da öğretmişlerdi. Avukatlar da devlet düşmanı olabiliyor... Ama kıskanmadım da değil. Bir devlet düşmanı için bu kadar avukat duruşmalara girerken, bizim tek bir avukatımız dahi yoktu. Gerçi avukata ihtiyacımız da yoktu, biz devlet için çalışıyorduk. Ne yaptıysak devlet için yapmıştık.

Devlet bizim arkamızda idi. Eee, koskoca devlet avukat masasına oturacak değil ya? Sonuçta Yargıtay kararı bozdu. Hem de aleyhimize... Bize daha fazla ceza verilmesini isteyerek bozdu. Niye böyle oldu anlamadım. Yoksa o Amerikan bakanının mı etkisi var acaba? Hatırlarsanız bu bakan davamız devam ederken “şu davayı hemen bitirin, katilleri cezalandırın” diye mektup yazmıştı. Gerçi ben o mektubu yazan bakanın yüzünü bir yerden hatırlıyorum. Acaba Amerika’da bizim derslerimize giren hocalardan biri miydi? Çok emin değilim ama olabilir valla...

Amirim, ah amirim... Yine aklıma geldi. O daha ağır bir cezayı hiç hak etmemişti. Dayanamazdı, kaldıramazdı. O kaldırsa bile ben kaldıramazdım. Bir şeyler yapmalıydım. İşte böyle vicdan azabı çektim ve her şeyi mahkemeye anlatmaya karar verdim. Hemen mahkeme heyetine bir mektup yazdım, 15 yıl sonra. “O devlet düşmanını ben dövdüm, öldü, çok pişmanım” dedim. “Başka kimse dövmedi, valla billa sadece ben dövdüm” dedim. “Ne olur amirime ceza vermeyin, bütün cezaları bana verin” dedim. “Hele en suçsuz olan amirim hele hiç ceza almasın” dedim.

Ben sizi tanıyorum. Sizlerle ilgili Amerika’da kurs aldım. Hatta sizin ne düşündüğünüzü sizden iyi biliyorum. şimdi siz benim samimi olmadığımı düşünüyorsunuz. Benim bir işkenceci olduğumu, işkencecinin ahlakı ve vicdanı olmayacağını söylüyorsunuz. Ahlakı ve vicdanı olmayanın pişman olmayacağını söylüyorsunuz. Çünkü işkencecinin ahlakı ve vicdanı yoktur. İşkencenin bir insanlık suçu olduğunu söylüyorsunuz. Ve bir işkencecinin 15 yıl sonra pişman olmasının akla mantığa uymayacağını söylüyorsunuz. Çok sevdiğim, (ama canımdan çok değil) amirimi kurtarmak için böyle bir mektup yazdığımı düşünüyorsunuz. Bakın tekrar söylüyorum: Bu tür rastlantılar kafanızı karıştırmamalı. Ben niye pişman olamayayım ki? Ben de insanım. Yemek yiyorum, içiyorum, uyuyorum. Pişman da oluyorum... şimdi siz inanmıyorsunuz değil mi? Tekrar söylüyorum ben de insanım. Yemek yiyorum, içiyorum, uyuyorum, pişmanım... Vallahi!