Ve Uyanır Kent, Açların İsyan Şarkılarıyla...
“...Avrupa’nın refahı ve ilerlemesi; zencilerin, arapların,
Hintlilerin, sarı ırkların terleri ve cesetleri üzerine basılarak inşa
edilmiştir...”
Frantz Fanon
“...Geçmiş asla ölü değildir. Hatta ölü bile değildir...”
William Faulkner
Seni bu gece Paris’e davet ediyorum. Ama bulvar kahvelerinde “göçmenlerin
tradejisini” tartışmaya değil. Umutsuzların umudunu paylaşmaya gidelim
Paris’e...O halde bir sigara yak. İşte şimdi ben de yaktım. Ve işte şimdi
Paris’teyiz...
Umutsuzluk böyle bir şeydir ki umut yaratır bağrında. En umutsuzlar, en büyük
umutların ebesi olurlar bu nedenle.
Yaldızlı saraylarınızın harcında kanımız, gezdiğiniz bulvarların temelinde
cesetlerimiz vardır. Ki, yetmiyor size, bunca kan ve ceset. Döndürmek için
kapitalizmin o meşum ve meşhur sömürü değirmenini, eziyorsunuz bizim
karakafalarımızı....
Çok yıllar önce ve çok uzaklardaki topraklarımıza geldiğinizde, “tanrı
misafiri” saydık sizi. Heyhat, misafir değil, sömürgeciydiniz. Kendinize
“efendi”, bize “köle” dediğinizde anladık gerçeği. Ondan sonradır ki, mahşerin
dört atlısını şaha kaldırıp bereketini kaçırdınız toprağımızın...
Ve alıp kaçırdınız, ve alıp sattınız, ve alıp katlettiniz bizi. Lakin ceddimizi
zincirle, bizi açlıkla prangalasanız da yok edemediniz içimizdeki isyanı. Ki
köklerimizin bulunduğu toprakların, binlerce yıldan süzülen sözüdür bu “Biri
yer biri bakar, kıyamet ondan kopar!”
Neden buradayız öyle değil mi? Ve nasıl geldik? Gayet iyi biliyorsunuz ki,
sömürgeci ordularınızın bıraktığı kan izlerini takip ederek geldik Avrupa’ya.
Ekmek bırakmadınızki kendi topraklarımızda, açlık belasına geldik buralara.
Lakin, açlığımıza, aşağılamanız da eklendi “uygar” Avrupa’nızda...
Bahtımızı karartıp “karakafalı” dediniz adımıza. Ve kaç kuşaktır cümle
pisliklerinizi temizlemeye mahkum edip, sonra da “pislikler” diye aşağıladınız.
Halı altına süpürülen pislik gibi, süpürüp attınız bizi gözlerden ırak
banliyölere. Ve hapsettiniz yoksulluğun kol gezdiği gettolara...
Ne zaman yüzünüze dik baksak, kör ettiniz gözlerimizi. Ne zaman hakkımızı
istesek, nankörlükle suçladınız hepimizi. Ki, sizin atanızdır Maria Antuanet,
hep onun diliyle konuştunuz; “Ekmek bulamıyorsanız, pasta yiyin.”
Eşitlik, özgürlük, kardeşlik... nasıl bir riyakarlıktır sizin ağzınızda, görüp
öğrendik. Ki asla eşitiniz değiliz, siz burjuvasınız. Ve size göre biz;
aşağılık, ayaktakımı, barbar, serseri... Kibar ağzınızı bozup, bunları dediniz
ve saldınız üstümüze resmi ve sivil dazlaklarınızı...
Tek özgürlüğümüz var size göre: Avrupa’nın sömürü tekellerine ve sömürgeci
temellerine kanımızı akıtmak. Ve susmak... ve susmak... ve ne kadar susarsak, o
kadar makbul ve makul sayılıyoruz katınızda. Ama artık aç midelerimizi sizin
yalanlarınızla doyurmayacağız...
Ve şimdi biz böyle inlerken, kabil mi sizin rahat uyumanız? Değil. Dün de
değidi ve lakin yalan ve zulümle uyuttuğunuzu sandınız bizi. Yanılıyorsunuz,
çünkü uyku tutmaz açları. Ve bir gece sokağa çıkar karakafalılar. Ve uyanır
kent, açların isyan şarkılarıyla...
Madem ki, gün sizindir o halde geceler de bizim olacak bundan böyle mösyö
burjuvazi. Siz gündüzleri “serseriler” deyip, kurşun sıksanız da geceleri
üstümüze, biz karanlıkları tutuşturacağız isyan ateşlerimizle...
Size yaşatacağımız o büyük, muazzam kıyametin provasını yapıyoruz şimdi. Ki
provası yapılanın galası da er ya da geç yapılacaktır. Avrupa’da dolaşan o
hayaleti anımsayın. İşte giderek ete kemiğe bürünüyor ve öfkemizde vücut
buluyor...
Paris’te yine baldırıçıplaklar dolaşıyor. O baldırıçıplaklar ki, günü gelince
çıplaklıklarını saraylarınızın atlas perdeleriyle örteceklerdir. Günü gelince..
Ve Uyanır Kent, Açların İsyan Şarkılarıyla...
Ümit Zafer
Tavır Sayı :44