Sahte Milliyetçilik Ve Milliyetçiliğin Sahtekarlığı
Hep söylemişizdir; yarın ülkemize
yönelik bir açık işgal gerçekleştiğinde, işgalcilerle ilk teslim olacak ve
işgalcilerle işbirliğine girecek olan onlardır.
Daha birkaç hafta öncesine kadar Amerika'ya söylemedikleri kalmamıştı.
"Amerika bölücüleri himaye ediyordu. Türkiye üzerinde hain emelleri
vardı.." vs. vs.
"Milliyetçiler" çok kızgındılar Batı'ya. Özellikle de ABD'ye.
Bu kızgınlıkları, bir günde yerini hayranlığa bıraktı.
Değişimi sağlayan ise, Amerika'nın PKK'yi düşman ilan edip, ardından da Kuzey
Irak'ı bombalamak için izin vermesi, hatta bu bombalamaya istihbarat desteği
sağlaması oldu.
Düne kadar ABD'yi "bölücü örgütün hamisi" diye suçlayan milliyetçiler,
ABD'ye yeniden "dost ve müttefik ülke" demeye başladılar.
"Stratejik müttefikimiz" diye övgüler dizildi yeniden. Dikkat
edilirse, ABD'ye Kuzey Irak'a saldırı izni vermediği için "muhalefet"
eden CHP ve MHP- nin sesi, Tayyip-Bush görüşmesinden sonra kesildi. Katliam
iznini alınca mesele de kalmamıştı. Generaller de aynı durumdaydı. Güya alt
düzey generaller aracılığıyla ABD'ye karşı açıklamalar yapılıyordu Tayyip-Bush
görüşmesi öncesi..
Kısacası, iki günde Anti-Amerikancılık'tan Amerikanseverliğe geçtiler.
Böylece milliyetçiliğin Amerika veya Avrupa karşıtlığının, ne kadar yüzeysel,
ne kadar riyakarca olduğu bir kez daha görüldü.
Milliyetçiliğin Amerika veya Avrupa karşıtlığı, "emperyalizme karşı
olma" anlamını taşımıyordu. Ülkemizdeki milliyetçiler, tarihleri boyunca
da emperyalizme hiç karşı olmamışlardı aslında.
Bugüne kadar milliyetçiliğin bayrağını başta MHP olmak üzere, birçok düzen
partisi taşıdı. Hatırlanacağı gibi, son üç seçimde, düzen partileri arasında
adeta milliyetçilik yarışı vardı. MHP'den CHP'ye, DSP'den ANAP'a, GP'den,
SP'den, DYP'den, BBP'den AKP'ye kadar tüm düzen partileri bu yarışın içindeydi.
Bu yarış neden kaynaklanmıştı diye sorulursa; ülkemizin son 60 yıllık tarihi
iyi incelendiğinde açık ve kesin olarak görülen şudur ki; emperyalizm
işbirlikçiliği ve uşaklık pekiştikçe, milliyetçi, şovenist kışkırtma da
yoğunlaştırılmıştır. Başka deyişle, işbirlikçilikle milliyetçilik birlikte
gelişmiştir ve işin ilginci, ikisi de aynı kesimler tarafından
geliştirilmiştir. Bu durum, milliyetçiliğin ülkemizde nasıl kullanıldığının
bariz bir göstergesidir. Ama biz bu göstergeyle de yetinmeyip, sorunu değişik
açılardan ele alacağız.
Şimdi soru şudur; peki nasıl oluyor da bu "milliyetçi" güçler, batı
karşıtı, emperyalizme karşı gibi görünüyor, nasıl oluyor da milliyetçi
geçiniyorlar?.. Veya şöyle diyelim: Bu milliyetçi geçinenler, ne kadar milli,
pratikte ne kadar milliyetçi?
İşbirlikçilik ve katliamcılık, onların tarihidir!
Düzenin tüm kesimleri, milliyetçiliği kışkırtmakta ve kışkırtıp
"yükselttikleri" bu milliyetçiliği gerek oy için, gerekse de linç
saldırıları gibi oligarşinin farklı politikaları için kullanmakta hemfikirler.
Ancak bu hemfikirliğe rağmen, oligarşi içindeki bazı kesimler
"milliyetçilik" kavramına yine de mesafeli yaklaşıyorlar. Kendilerini
farklı kavramlarla, mesela "ulusalcı" veya "Atatürk
milliyetçisi", "Kemalist-ulusalcı" gibi tanımlarla ifade etmeyi
tercih ediyorlar.
Kuşkusuz bunun çok önemli ve tarihi nedenleri var. Geçmişten bugüne bu adı
taşıyan güçler, gerek dünyada, gerekse de ülkemizde, hep halka karşı işlenen
suçlarla, kontrgerilla örgütlenmeleriyle birlikte anılmıştır. Zaman zaman bu
gerçeği örtbas edecek "imaj" operasyonları yapsalar da, bu
unutturulması, silinmesi o kadar kolay olmayan bir gerçektir.
Milliyetçiliğin bu yanını unutturmak isteyenler, kontrgerillayla
milliyetçiliğin ilişkisini, içiçeliğini, organik bütünlüğünü gizlemeye
çalıştılar. Mesela şu sözler bu gizleme gayretinin örneklerinden biridir:
"İllegal gladyo tipi örgütler kuranlar da çetelerine 'Ergenekon' ismi
vermezler mi; bir milliyetçi olarak kahrolasım geliyor." (Hasan Celal
Güzel, 11 Haziran 2006, Radikal)
Ama gizlemek için daha da özel bir gayret sarfedilen yan, emperyalizmle
işbirliğidir. Şu açıktır ki, ülkemizde emperyalizmle işbirliği, en yaygın
şekilde "milliyetçi" diye geçinen güçler tarafından sürdürülmüştür.
Hürriyet Yazarı Ertuğrul Özkök de milliyetçiliğin ne olup olmadığı üzerine bir
yazısında "Türkiye'de ‘milliyetçilik' anlayışını toptan karalamak, onun
yerine eski sol jargonun ‘vatanseverlik' anlayışını koymak isteyenleri"
eleştiriyordu. (Hürriyet, 8 Şubat 2007)
Özkök'ün sözünü ettiği ayrım, emperyalizme karşı olan vatanseverlikle,
emperyalizm işbirlikçisi ‘milliyetçilik"' ayrımıdır ve elbette Özkök
ikincisinden yanadır.
Amerika'yla "stratejik müttefikliği" savunmak, Avrupa emperyalizmiyle
işbirliği ve AB üyeliğine evet demek (ama onurlu bir üyelik!!!), serbest piyasa
ekonomisini savunmak, hür teşebbüsten yana olmak, liberalizmi savunmak, her
koşulda devletinin yanında olmak... ülkemizdeki milliyetçiliğin karakteristik
özellikleri olagelmiştir.
Bu anlamda da ülkemizdeki milliyetçilik, hem emperyalizmle her türlü
işbirliğini yapıp, hem de halkın emperyalizme karşı milli duygularını
sömürebilecek bir riyakarlık içinde olmuştur hep.
Hem kapitalizmden yana ve emperyalizmin hizmetinde olmak, hem de kapitalizme,
emperyalizme tepkilerin istismar edilmesi, aslında sadece ülkemizdeki
milliyetçiliğe özgü de değildir.
Milliyetçiliğin anti-kapitalistliği de, anti-emperyalistliği de demagoji
Faşizm, ikiyüzlüdür. Elbette faşistler de. Bu ikiyüzlülükle kitlelerin
taleplerini çarpıtıp, inançlarını sömürürler.
Bu istismarda "başarılı" olabilmek için de tekelci burjuvazinin
çıkarlarını savunmasına rağmen "anti-kapitalist" söylemler,
emperyalizmin politikalarını hayata geçirmesine rağmen "batı
karşıtı!" sloganlar kullanırlar.
Bir bakmışsınız İtalyan mallarını yakarlar, bir bakmışsınız Fransız mallarına
karşı boykot çağrısı yaparlar. Bir bakmışsınız ABD'yi protesto ederler. Fakat
bu tavırlarda bir anti-emperyalistlik yoktur. Tam tersine, Amerika'ya
kızgınlıklarının nedeni, "katliamcılığı sürdürebilmek" içindir.
İtalya veya Fransa karşıtlıkları da şovenistliğin bir sonucu olarak gündeme
gelmiştir. Mesela anti-emperyalizm temelinde değil de Ermeni soykırımını
savunarak karşı çıkarlar Fransa'ya.
Alman faşizmi, tüm faşizmlerin akıl hocası, modeli olarak bu konuda da başı
çekmiştir.
Alman faşizminin "Nasyonal sosyalizm" adını kullanması bu konudaki en
çarpıcı örneklerden biridir. Bu isimle, kullandığı anti-kapitalist sloganlarla
ve diğer politikalarıyla, emekçilerin sosyalizm istemlerini istismar etmiştir.
Faşizmin iktidara gelişi bile "devrim" olarak lanse edilmiş, bu
devrimin sanki kitlelerin sosyalizm özlemine cevap olduğu ima edilmiştir.
Almanya'da, Nasyonal Sosyalistlerin örgütlendiği 1920-30'larda devrim ve
sosyalizm çok günceldi. Fakat faşizmin sosyalizmin söylemlerini kullanması, o
dönemle sınırlı kalmadı. Çünkü faşist hareketler, milliyetçi ideolojiler,
"kitle tabanı" olarak orta sınıflar kadar, en yoksullara da
seslenmektedirler.
Yani, seslenilen tabanın bir bölümü, düzenle şu veya bu biçimde çelişkileri
olan, mevcut durumdan hoşnutsuz olan kesimlerdir. Milliyetçiliğin onları
örgütleyebilmesi için bu hoşnutsuzluğa tercüman olacak sloganlara ihtiyacı
vardır ve bu sloganlar da "sol"dur, anti-kapitalist,
anti-emperyalisttir. Bu anlamda, milliyetçilik de, bu kesimlere yönelik
sloganlarını çoğunlukla mecburen sosyalizmden alır.
Fakat elbette, bu sloganların milliyetçilerin politikalarında bir karşılığı
yoktur. Bu sloganlar, milliyetçiler tarafından her zaman içi boşaltılmış olarak
kullanılmıştır. Bir anlamda onların siyasi çizgisine iliştirilmiş yamalardır.
Ama kullanmaktan da hiç vazgeçmemektedirler. Çünkü batıya, kapitalizme veya
patronlara tepki duyan, işsizlikten, yoksulluktan hoşnutsuz kesimlere en çekici
gelecek olan bu sloganlardır.
Milliyetçi hareketler, bu sloganı daha çok "muhalif"ken veya
"batı"ya karşı muhalif hareketler, eylemler geliştirmek için kullanırlar.
İktidar olduklarında ise bunları unutturmayı tercih ederler daha çok. Ülkemizde
MHP bunun çok karakteristik bir örneğidir. Muhalefette "batı"ya,
IMF'ye atıp tutan MHP, iktidarda "batı"nın uslu bir memuru gibi
davranmıştır. Birkaç itirazı ise, zevahiri kurtarmaktan ibaret kaldı.
Hitler faşizmi de öyledir. Düşünün ki, Hitler faşizmi, Nasyonal Sosyalizmi,
yani "milli sosyalizm"i kurmak üzere iktidar olmuştu. İktidarda ise,
Alman emperyalist tekellerinin iktidarı oldu ve her türlü anti-kapitalist
söylem faşist terörle bastırıldı. Ülkemizin 1960 sonlarından bugüne uzanan
tarihine bakıldığında görülür ki, "milliyetçilik" temelinde
örgütlenen tüm partiler, ocak ve benzeri örgütlenmeler, halkın eylemlerine,
sendika gibi örgütlülüklerine, anti-emperyalist tavır alışlarına saldıran bir
konumda olmuşlardır. Ekonomik veya demokratik hak talep etmenin karşısına
dikilmişlerdir. Bu noktada ister iktidarda olsunlar, ister muhalefette
Hitler'den geri kalmamışlardır.
Milliyetçilikte riyakarlık, sahtekarlık diz boyu
Milliyetçiliğin bu yanına tekrar döneceğiz, ama ülkemizdeki milliyetçiliğin bu
noktalardaki riyakarlığını, daha açık bir deyişle, sahtekarlıklarını daha somut
olarak ortaya koyarak devam edelim.
Ülkemizdeki milliyetçilik, anti-emperyalist bir politika içinde olmadı hiç.
Zaman zaman "batı karşıtı" söylemi oldu ama, pratiği olmadı. Bu
anlamda da ülkemizdeki milliyetçiliğin "emperyalizm karşıtlığı"
kelimenin tam anlamıyla SÖZDE'dir.
Ülkemizdeki mevcut ekonomik düzen, emperyalizme bağımlı bir ekonomidir; dolayısıyla
bu ekonomik düzenin sürdürücüsü, savunucu olan bir kesimin, emperyalizme karşı
çıkması da zaten maddeten mümkün değildir. Milliyetçi partiler, hareketler,
emperyalizme bağımlı ekonomik sistemin savunucusu ve sürdürücüsü olmuşlardır.
Ülkemizdeki milliyetçilik, emperyalizmin ülkemizin İÇ İŞLERİNE MÜDAHALESİ
konusunda, çifte standartçı ve riyakardır.
"Milliyetçi"lik konusunda birbiriyle yarışan MHP'ye, CHP'ye bakın,
TSK'ya bakın, ne Uluslararası Tahkim'e itiraz etmişlerdir, ne de emperyalist tekellerin
özelleştirme adı altındaki peşkeşlerine... Emperyalist sermayeye tanınan
ayrıcalıklara ilişkin bunların ağzından tek bir itiraz duyan var mıdır?
Ülkemizin tarımını, sanayisini daha fazla emperyalizme bağlayacak yasalar
çıkarılırken, bunlardan bir itiraz gelmez hiç.
Emperyalist tekellerin temsilcilerinin, NATO generallerinin, IMF Türkiye
sorumlularının ülkemizin ekonomisine, siyasetine, ordusuna yaptıkları
müdahaleleri "iç işlerine müdahale" saymaz, seslerini de
çıkartmazlar. Ama diyelim ki herhangi bir ülkedeki bir kuruluş ülkemizi
"insan hakları ihlalleri" nedeniyle eleştirdiğinde hemen "iç
işlerine müdahale" diye ayağa kalkarlar.
Amerika, ülkemizin ordusunu Afganistan'da kullanırken, ülkemizin onlarca
bölgesini "babalarının çiftliği" gibi kullandıkları üslerle
donatmışken, "Sevr" akıllarına gelmez, ama ne zaman ki Ermeniler'e,
Kürtler'e uygulanan baskılar gündeme gelir, bu milliyetçi kesimler, "Sevr
hortlatılıyor" diye ayağa kalkarlar.
Emperyalistlerin veya onların denetimindeki çeşitli "uluslararası
kuruluşlar"ın bu sorunları kullandıkları bellidir. Onların müdahalelerine
karşı çıkmak da gerekir. Ama nasıl, hangi zeminde? Emperyalistlerin bu
sorunları kullanmasını önlemenin yolu bellidir; o da bağımsız ve demokratik bir
ülke kurmaktır. Ki milliyetçilerin de bunu savunması sözkonusu değildir. İşte
bu noktada yine milliyetçilerin sahtekarlığı ortaya çıkıyor. Asıl Sevrciler,
bağımsızlıktan yana olanları Sevrci diye suçluyor.
Sevrcilik, ülkemizi emperyalizme teslim etmektir ve bunu yapan da ülkemizde
"milliyetçi" olarak geçinen kesimlerdir.
Ülkemizdeki milliyetçilik, emperyalizmin ÜLKELERE MÜDAHALELERİ konusunda da
çifte standartçı ve riyakardır.
Tüm milliyetçi kesimler, emperyalizmin Yugoslavya'ya saldırısını desteklediler.
Emperyalizme uşaklık bunu gerektiriyordu.. Ama emperyalizmin kendilerine
müdahalesine gelince sızlanıyorlar.
Emperyalizmin Yugoslavya'ya müdahalesini meşru ve haklı görüyorsan, o zaman
sana müdahalesine de itiraz hakkın kalmaz!
Emperyalistlere ilk teslim olacaklar, bu sahte milliyetçilerdir
Burjuvazi için emperyalizm dönemiyle birlikte milliyetçiliğin zamanı da
dolmuştur. "Sermayenin vatanı yoktur"! Bu nedenle, bu dönemde
milliyetçiliğin pompalanması tekellerin çıkarlarına denk düşmez. Burjuvazi işte
bu noktada onyıllar süren çarpıtmalarla, ideolojik manevralarla, milliyetçiliği
bağımsızlıktan, ulusallıktan kopartmayı büyük ölçüde başarmış ve bu haliyle
milliyetçiliği yine kullanmaya devam etmiştir. Bu anlamda diyebiliriz ki,
sömürücü egemen sınıfların millilikle bir ilgileri yoktur ama, halkı kendi
yedeklerinde tutabilmek için riyakarca "milliyetçilik tüccarlığı"
yaparlar.
Ki bu noktada Mahir Çayan'ın şu sözlerini hatırlamakta yarar var:
Kapitalizmin ilk, yani serbest rekabetçilik aşamasında, "vatan,
millet" bayrağını dalgalandıran burjuvazi, kapitalizmin emperyalizm
aşamasına geçmesiyle o bayrağı, -Mahir Çayan'ın deyişi ile- "geminin
bordosundan aşağıya atmışlardır." Çünkü, "Emperyalist dönemde
burjuvazi, bütün dünyada devrimci, milliyetçi ve demokrat niteliğini kaybetti.
Onun ideolojisi artık milliyetçilik değil, kozmopolitizmdir. Bu bayrağı,
emperyalist dönemde enternasyonalizm ve yurtseverlik tabanında proleter
devrimcileri, milliyetçilik tabanında ise küçük-burjuva radikal unsurları
yükseltmektedir."
Bu anlamdadır ki, emperyalizm döneminde, milliyetçi geçinen burjuvazi, vatana
ilk ihanet edendir aynı zamanda. Bugün "batı karşıtı" kampanyaların
çoğunun başını ya MHP, CHP, SP gibi düzen partileri, ya kendilerini
"ulusalcı"lar diye tarif edenler ya da bizzat Genelkurmay çekiyor.
Fakat, bu kampanyalar, oligarşinin şu veya bu konuda pazarlık gücünü
artırmaktan başka bir şeye hizmet etmiyor. Daha ötesini da amaçlamıyor zaten.
Sadece kitleleri gerçekten emperyalizme, karşı çıkıyormuş gibi aldatıp seferber
ediyor, kendi politikalarına yedekliyorlar.
Hep söylemişizdir; yarın ülkemize yönelik bir açık işgal gerçekleştiğinde,
işgalcilerle ilk teslim olacak ve işgalcilerle işbirliğine girecek olan
onlardır. Hitler faşizmi karşısında Avrupa ülkelerinin burjuvazisi ne yaptıysa,
Irak'ta, Afganistan'da burjuvaların, toprak ağalarının önemli bir kısmı ne
yaptıysa, ülkemizde Koçlar'ın, Sabancılar'ın, Zorlular'ın, Ülkerler'in ve
bilumum burjuvaların yapacağı da odur. Onların temsilcisi olan düzen partileri
de, işgalcinin emrindeki "kukla hükümetleri" oluşturacaklardır. Bugün
milliyetçilik hamaseti yapanların tümü, –Tayyip Erdoğan'dan Deniz Baykal'dan
Cem Uzan'dan Mehmet Ağar'dan Devlet Bahçeli'ye kadar hepsi– o gün kukla
hükümette yer almak için yarışa gireceklerdir.
( Emperyalizme ve Oligarşiye karşı Yürüyüş, Sayı 3 )