Mevsimlik
“Onlar ki…”
Ne çok yazı, ne çok şiir ve şarkı var, böyle insana seslenişle başlayan… Çünkü
tüm hikâyeleri dünyanın, insanlar tarafından yaratılır. Tüm söylenenler,
yazılanlar, okunanlar, eninde sonunda ona aittir: Tüm dünya halklarına…
Kahramanlık destanları, aşk şiirleri, isyanlar, gülmeceler, mutluluklar, hep
insanların hikayesini anlatır. Yine insanlara… Ve yoksulluk da yine onlara
aittir.
Onlar ki, savaşın topraklarından çıkıp, yollara düşerek, toprakla savaşmaya
gelenlerdir. O yolculuk bile başlı başına, ayrı bir savaş sayılmalıdır üstelik!
Ve bilinir ki, bir yerde, insan ve toprak varsa, orada ter vardır, ürün vardır
ve mücadele vardır. Onlar ki hayallerini, bir ovaya; umutlarını bir kamyon
kasasına mahkûm etmişlerdir. Doğumlar, çocukluklar, oyunlar, düğünler ve
cenazeler, ne varsa hayata dair, içinde yokluk, içinde öfke, içinde umutsuzluk
barındırır. Ve ona rağmen, en doğal, en anlamlı hayatlar yaşanır. En güzel
çocukluklar, en güzel aşklar, en güzel dostluklar, bu topraklardadır.
Ülkenin dört bir yanında, yollar, ormanlar, inşaatlar ama en çok da tarlalar,
mesela İnce Memed’in doğduğu topraklar; çok uzak diyarlardan gelen, yürek ve
güneş yanığı, kimi zaman da dağların soğuğunun sertleştirdiği, elleri ve
yürekleriyle, çatallı dilleriyle, gülümserken kahkaha atan gözleriyle bir başka
iklim ve dünyaya ait olduğunu bağıra bağıra ilan eden bu insanlara ev sahipliği
yapar: Yalnızca bir mevsim. Ayrı iklimlerin, ayrı coğrafyaların, ayrı dillerin
ama aynı yazgıların insanları, bir mevsimi bir arada geçirirler. Yan yana,
terleri birbirine karışana dek ve aynı yoksulluğu paylaşarak. Yazgı
belledikleri hayatın da, mutluluklarının da, umutlarının ve cenazelerinin de,
hep yan yana ve hep bu topraklarda olacağını bilerek…
Ne vakit başlar bu? Belki bir trenin hınca hınç dolu kompartımanında. Belki,
kapasitesinin iki katı insan taşıyan bir otobüste. Ama çok büyük çoğunlukla,
römorklarda ve kamyon kasalarında. O cehennem sıcağının tam ortasında…
Sabaha karşı gri-mavi dağlara doğru tırmanan yollardan kaç kez çıkıldığı ve kaç
kez inildiğini bile anlamadan, dümdüz ovalardaki yeşillikleri, kimi zaman da
gün ışığı gibi sarı ile bezenmiş tarlaları göremeden, saatlerce ve saatlerce,
yan yana, dip dibe gitmek, ne kadar yolculuk sayılırsa işte… Yolculuğun
sonunda, muhtemelen sabaha karşı gün doğumundaki güzelliği, tarlalara ve
yamaçlara vurmuş gün ışığının, sarı-turuncu dalgalarını göremeden varılmış o
sonsuz ovayı, kendine hem cehennem hem geçim kaynağı kılanı da bilemeden,
yıllarca süren ama her bir yılda, yalnız bir mevsimlik bir hayat. Sadece
gecelerin özgürlük verdiği, uzun uzun mevsimlerden oluşmuş, kısacık bir hayat.
Çocuklukta başlayan, gençliğin sonunda ise sona eren bir hayattır, mevsimlik.
Koca bir hayat süresince, bir kez olsun, gün doğumunu görmeden ömrünü
tamamlayan insanların olduğu bir ülkede, onlar her günü karanlıkta başlatır,
toprağa ektikleri tohum gibi, aydınlığa da umutlarını ekerek başlarlar güne.
Sabah güneşiyle, ama gecenin soğuğundan kalan serinlikler arasında, ışıl ışıl
bir türkü ile başlar tarlalarda çalışma. Sıcacık gülüşler duyulur. Uzaktan laf
atmalar, takılmalar, şakalaşmalar… Toprağın kokusunun, ter kokusuna galip
geldiği zamanlar uzun sürmez ama. Yaz günü, hem de Çukurova’da, güneş tepeye
yükselmeye başladı mı, ne ses kalır, ne türkü, ne umut… O savaş topraklarının
çocuklarının, ağaç kabuğu tenleri, an be an siyahlaşmaya, sertleşmeye başlar.
Kendileri de… Ne soğuk su kar eder, ne örtü… Sıcakla ve toprakla süren bu
mücadelede, üzerlerine bulaşan kimyasal ilaçların zehirinin, her gün
ömürlerinden götürdüğü dakikaları, artık hiçbir şey kesinlikle yerine koyamayacaktır…
Küçücük çocukların, güneşten kaçarak girdikleri kimyasal atık dolu kanallar,
tuvaletsiz ve banyosuz çadırlar… Ve en sonunda da, her akşam tartıya konan
yevmiye. 12 saatlik bu didinme, onlara karınlarını doyuracak parayı bile zor
sağlamaktadır. (2004 yılı verilerine göre, 12 saat çalışan bir işçinin saat
ücreti, 1,10 YTL’dir) Akşam, güneş batmakta iken, bir araya gelinip, edilen
sohbetler, oynanan oyunlar, söylenen türküler, bir sonraki güne değin, yenilen
ekmek kadar değerlidir. O kısacık mutluluk anları… Çocukların oyunlar oynadığı,
gençlerin maç yaptığı, akşam serinliğinin dinlendiriciliğinden yararlanılan
zamanlardır. Böyle böyle geçen günler, mevsimi bitirir. Mevsimlik çalışma da,
ömrü…
Bu savaş gibi yaşamın orta yerinde, gene büyük olasılıkla bu hayata baştan
mahkum doğan çocuklar, en yakıcı tablosudur, mevsimlik yaşamların. Çocukların,
eğitimsiz, sağlık güvencesiz ve geleceksiz büyümesi, tek sorunu değildir belki
ama bir yürek acısı olmalıdır, insanların içinde. Gözlerinde ışıltı kalmamış çocuk
gördünüz mü hiç? Hayatın bin türlü yüzünü görmüş, öğrenmiş, erken büyümüş
çocuklar. Yarım bırakılmış oyunlar, defter bilmeyen, eline kalem değmemiş
çocuklar. Bu ülkenin yarası en çok buralardan kanar işte. Görülmeden,
bilinmeden, adeta gizlenerek sızan ve kendini tüketen bu kan akışı, Çukurova
topraklarını kendi insanına cehennem eden düzenin, açmazları, açıklayamazları,
anlatılamazlarıdır. Pamuk beyazı tarlalarda, düzen, aklanmak yerine kendi
sonunu yaklaştırmaktadır, an be an.
Bu ülkenin coğrafyasında, dağlarından ovalarına ama zorla, ama ekonomik zorlama
ile, sürdürülen/süründürülen insanlarımız, hangi iklimde, hangi coğrafyada
yaşarlarsa yaşasınlar, kendilerine dağlardan ovalara olarak gösterilen rotayı
her zaman tersine döndürmüşlerdir. Ege’den Ağrı’ya, Karadeniz’den Çukurova’ya
kadar bu böyledir. Anadolu’nun tarihi bunun örnekleriyle ve destanlarıyla
bezelidir. Türküleri kadar güzel yazdıkları tarihleriyle, bu halk, tarlalardaki
ürünlerin yönünü ve haklarının değerini de, doğru yöne çevirmeyi bilecektir.
Birbirine düşman ettikleri halkları, birbirine kırdırtmaya çalıştıkları
insanları, bin türlü oyunla, gene birbirlerine muhtaç edip sömürenler, o yoksul
insanların gözlerinden yok ettikleri ışıltı yerine konan öfkeyi daha
göremiyorlar. Çocukların sömürüldüğü, geleceksiz bırakıldığı ülke onların
değildir. Mevsimlik hayatlar, mevsimlik işçiler, bu ülkenin gerçek sahibidir.
Her mevsim sonunda geçtikleri yollar, vardıkları topraklar, umutlarını
bağladıkları dağlar, eninde sonunda onların olacaktır.
İşte, tüm bir hayatı anlamlı kılan, umutların, hayallerin, ekmeğin, çocuk
sevgisinin ve aşkın adı olur, mevsim. Bir mevsim aç kalacağız diye mevsimlerdir
can veren yiğitler, mevsimlik hayatları kurtarmaya çalışmaktadır bir yandan.
Dökülen bir damla terin hakkını alabilmesi, göç yollarının, ucuz insan
pazarlarına açılmaması umudu, mevsimlerdir açlığa ve ateşe adanarak ölenlerle,
bir mevsime hayatını verenlerin ortak rüyasıdır, bilinmese de…
Borsanın, paranın, bankanın, kurşunun, üniformanın, sahte ve acılı dünyasının
anlamsız ve hükümsüz kılındığı bir dünya, o gerçekleşeceğini adımız kadar
bildiğimiz dünya, tüm mevsimlik hayatların, tüm yoklukların, tüm dünya halkları
için sona erdiği bir umuttur. Tek umuttur.
Gülce Nilsu Sayı: 47