Bu devlet kimin devleti?
Halka Ait Bir Devlette Halk Bu Kadar Ölür Mü?
Halkın iktidarının işbaşında olduğu ve halk için varolan bir devlette, halk bu kadar çok, bu kadar ucuz ölümler yaşamaz. O zaman bu devlet halkın devleti değildir.
Tuzla tersanelerinde yaşanan ölümler üzerine, Çalışma Bakanı Faruk Çelik diyor
ki; "böyle üzücü olaylar cereyan etmeye devam edecek".
Devam edecek olan ne? İşçilerin ölümleri. Neden engellemiyorsun öyleyse, elini
tutan ne?
Engellemiyor, çünkü, patronların işçilerin ölümleri üzerinden elde ettikleri
kârdan vazgeçmeyi düşünemiyor bile. Tersanelerde sigortasız, cangüvenliksiz, en
tehlikeli şartlarda, gece koşullarında ve 15 saatlere varan sürelerde işçi
çalıştırmaktan vazgeçmiyor. Çünkü bizzat devletin kendisi, yasa, kural tanımaz
bir emek sömürüsünden besleniyor.
Aynı Faruk Çelik, mesela 1 Mayıs'ın Taksim'de kutlanması karşısında
"İşçilerin Taksim'de 1 Mayıs kutlaması yapmalarını engelleyemeyiz"
diyor muydu? Ölümleri engelleyemeyen Çalışma Bakanı, pekala gösterileri
engelleyecek güç buluyor kendinde. İş 1 Mayıs'a geldiğinde tüm Türkiye'den
asker, polis yığıp, Taksim'de 1 Mayıs kutlamasını engellemeye çalışıyorlar.
İşçi ölümlerini engellemek içinse devletin böyle bir seferberlik içine
girdiğini görmek mümkün değil. Demek ki, devlet istediği zaman çaresiz değil.
Elbette Tuzla'da da çaresiz değil. Fakat, devlet kendi görevini, halkın can
güvenliğini korumak olarak değil, işçilerin ölümleri pahasına patronların
kasalarını şişirmek olarak tanımlıyor.
Bu tablodan da ortaya "bu devlet nasıl bir devlet?", "bu devlet
kimin devleti?" soruları çıkıyor.
Sadece Tuzla ve 1 Mayıs çelişkisi bile devletin niteliğini sorgulamayı
gerektiren örneklerdir, fakat, ülkemizdeki devletin niteliğini tanımlamak için,
bu çelişkinin her dönemde, her alanda var olduğu gerçeğini düşünmeliyiz.
Salt iş kazası adı altında yaşanan ölüm ve yaralanmaların verilerine bakalım:
1965'den 2000'e kadar geçen 35 yıllık sürede,
* 4 milyon 675 bin 109 iş kazası meydana geldi.
* 41 bin 158 kişi öldü, 108 bin 839 kişi yaralandı.
SSK istatistiklerine göre de sadece 2006 yılında; 79 bin iş kazası meydana
geldi, 916 işçi öldü.
Bu rakamların üzerine depremlerden, sellerden, toprak kayması, trafik kazaları,
devlet terörü, açlık, hastalık, bakımsızlıktan, uyuşturucu-fuhuş gibi
yozlaşmanın ürünü olarak, düzenin yarattığı bunalımların sonucunda... kısacası
doğrudan devletin sorumlusu ya da engellemekle yükümlü olduğu halde engellemek
gibi bir politikası olmadığından dolayı yaşanan yüzbinlerle ifade edilebilecek
ölümleri ekleyelim.
Sorumuzu tekrarlayalım:
Bu Devlet Nasıl Bir Devlet?
Bu Devlet Kimin Devleti?
Şunu net olarak biliyoruz ki, halkın çıkarlarına ve ihtiyaçlarına göre
şekillenen bir devlette, halk bu kadar çok, bu kadar ucuz ölümler yaşamaz. O
zaman bu devlet halkın çıkarlarını, sorunlarını düşünen bir devlet değildir.
Bizlerin olmayan, fakat bizleri doğrudan ya da dolaylı yollardan öldüren, baskı
altında tutan, ezen bir devlettir.
Halk İçin Değil, Bir Avuç Sömürücü Asalak İçin Var Olan Devlet
Seçimler olur, hükümetler değişir, fakat bizler eski hükümet ile, yeni hükümet
arasındaki farkı tanımlayamayız. Çünkü, hükümetlerin değişmesi, devletin
yapısını, halka bakışını, politikalarını değiştirmez.
Hangi parti hükümetinde olursa olsun, devlet yine Sabancılar'4ın, Koçlar'ın,
Karamehmetler'in bir avuç tekelcinin devletidir. Onlara hizmet etmeye devam eder.
Keza, Amerika'yla, AB'yle işbirlikçilik ilişkileri de değişmeden sürer.
Halk olarak bizlerin yaşamında da temel bir değişiklik olmaz, her hükümetle
birlikte yaşamımız biraz daha zorlaşır, yoksulluğumuz bir parça daha artar.
Hapishanelerinde yine yoksul halk olarak bizler yatar, işkencehanelerinden
bizler geçeriz. Yine bizlerin ölümü sudan ucuzdur, hesaba katılmayız.
Devletin herkesin devleti olduğu söylemi yalandır. Evet, hükümetler geçicidir,
devlet kalıcıdır. Dün DSP'si, ANAP'ı, MHP'si vardı, bugün AKP'si var. Yarın bir
başka düzen partisi de olabilir. Fakat, kalıcı olan o devlet halkın değil,
tekellerin devletidir.
Bu devletin hukukunda, yazılı ve yazılı olmayan yasalarında da, halkla egemen
sınıflar eşit değildir. Devletin yasaları, düzenin sahipleri tekellerin
çıkarlarını korumak için ve halka karşıdır.
İş kazası adı altında yaşanan ölümlerin ceza olarak bir karşılığı yoktur.
İşçilerin canlarının bir değeri yoktur, patronların devleti işçinin canını
korumak için güvenlik önlemi almıyor, yasayla zorunlu hale getirmiyor,
yasalarda var olan zorunlulukların uygulanıp uygulanmadığını denetlemiyor,
denetlemek durumunda kaldığında, caydırıcı olacak cezalar vermiyor.
Nerede ve biçimi nasıl olursa olsun, halka yönelik suçların
cezalandırılmamasının nedeni budur.
Fakat aynı yasalarda emekçilerin her hak ve özgürlük eyleminin karşılığında
ağır cezalar söz konusudur. Yıllarca hapishanelerde tutulan insanların nelerden
suçlandıklarına bakın. Demokratik hak arama eylemlerinden bile insanların
tutuklandığı, cezalandırıldığı bir ülkede, göz göre göre işçilerin
öldürülmesinin cezalandırılmaması tesadüf değil, devletin sınıfsal niteliğinin
sonucu olan bir tercihidir.
Demek ki, devletin yargısı, polisi, yasaları, hukuku, işçilerin değil, bir avuç
tekellerin çıkarlarını korumak için vardır.
Devlet, halkın canı mı, tekellerin çıkarı mı ikileminde, tekellerin çıkarlarını
tercih etmektedir.
Devletin çıkarlarını korumak için emekçilerin mücadelesi karşısında binlerce
askerini, polisini, maddi olanakları seferber eden, herhangi bir alanda
tekellerin yatırımları için para ve insan seferber etmekten kaçınmayan devlet,
halkın can güvenliği için deyim yerindeyse kılını kıpırdatmıyor.
Tersine, sosyal güvenlik harcamalarını azaltıyor, bütçeden halkın sağlığı için yapılan
harcamaları daha da kısıyor, utanmadan çıkıp, halkın sağlık harcamalarının
devlet için yük olduğunu söylüyor.
Halkın yaşamını iyileştirmeyi bir yana bırakalım, ölümlerden korumak için basit
ve ucuz önlemleri bile almayan bir devlettir.
Bu nedenledir ki, bu ülkenin hastanelerinde yaşamsal tehlikesi olan insanlar
para yatırmadığı için geri çevrilir, ölüme terkedilir, kimi hastanelerinde acil
durumlar için bile müdahale edecek teçhizatlar olmaz, kimi bölgelerinde doktor
bulunmaz.
Halkın ihtiyaçlarını yük olarak gören bir devlettir. Halk köle gibi çalışmalı,
sistemin çarkını döndürmek için canını vermeli, fakat, en temel barınma,
beslenme, sağlık gibi ihtiyaçlarından bile söz etmemelidir.
Oysa, halk için varolan bir devlet böyle olabilir mi? Halk için varolan devlet,
öncelikle insana değer verir, insanı mümkün olan en iyi koşullarda yaşatmak
için seferber olur.
Olanaklarını, halkın eğitim, barınma, beslenme, sağlık ve tüm yaşamsal
ihtiyaçları için seferber eder. Bilimi, teknolojiyi halkın hizmetine sunar.
Üretimi halkı soymak için değil, halkın ihtiyaçlarını karşılamak için
geliştirir.
Parası olmadığı için tedavi olamamak diye bir kavram halk için devlette
düşünülemeyecek bir şeydir.
Halkın sağlığıyla sadece hastalandıktan sonra ilgilenmez. Bu politika, sağlık
sorununu ticaret unsuru olarak gören, tekellerin devletinin mantığıdır. Halk
için olan devlet, önleyici sağlık sistemi geliştirerek, hastalıkların önüne
geçmeyi hedefler.
Gecekondulardan, imajımızı bozuyor diye değil, bu arazileri nasıl rant alanı
haline getiririz diye değil, halkın yaşam koşullarını iyileştirmek için
rahatsızlık duyar. Gücünü konut sorununu çözmek için seferber eder.
Çizdiğimiz tabloda karşımızda duran iki farklı devlet biçimidir. Birisi halk
için devlettir, diğeri bir avuç asalak tekelci için var olan, oligarşik
devlettir.
Ülkemizdeki devlet, ikincisidir, yani oligarşik devlettir.
Oligarşik devlette, egemenler, bir avuç tekelcidir, toprak ağalarıdır, tefeci
ve tüccardır.
Oligarşik devlet emperyalizmin işbirlikçisi bir devlettir.
Meclisi, yargısı, bürokrasisi, ordusu, polisi, yasaları, hapishaneleri hepsi
bir avuç zenginin çıkarlarını korumak için vardır. Onlar için çalışır, onlara
hizmet ederler. Onların iktidarlarını, saltanatlarını sürdürmelerini güvence
altına alırlar.
Meclisi halkın sorunlarını çözmek için değil, emperyalistlerin ve işbirlikçi
tekellerin ihtiyaç duyduğu yasaları çıkarmak için vardır.
Bürokrasisi aynı şekilde, halkın en can alıcı sorunlarında bile
savsaklayıcıdır, fakat zenginlerin ihtiyaçları karşısında emir eri gibidir.
Hangi devleti istiyoruz?
Eğer, halk için bir devlet istiyorsak, bilmeliyiz ki, halk için bir devleti
bizlere bu düzenin egemenleri vermeyeceklerdir.
Tersine bu devletin örgütlenmesi, halk için bir devleti engellemeye, halkı
kendi düzenlerine boyun eğdirmeye yöneliktir.
O zaman, istediğimiz düzeni, kendi mücadelemizle kazanacağız demektir.
Yürüyüş Sayı :145