Esaret öncelikle beyinlerde bu kokuşmuş düzenlerin kabul ettirilmesiyle başlar, bu düzenlerine karşı çıkmak özgürlüğün de başlangıcıdır. Kurtuluş kavgası hiçbirimize uzak, yabancı değil. Hepimiz kavganın ortasında ve elbet haklı olanın safında olmanın onurunu yaşamalıyız.
Hepimizin birçok sorunu var. Sorunlarımızın kaynağı bu düzendir. Yoksulluk,
açlık, işsizlik yaşıyoruz, baskı ve zulüm görüyoruz, her gün adaletsizliklerle
karşı karşıyayız, çalıştığımız yerlerde patronlar tarafından emeğimiz
sömürülüyor, hakkımız yeniyor, yeri geliyor küfürleriyle, hakaretleriyle
karşılaşıyoruz. Fakat tüm bunların karşısında ne yapabiliyoruz?
İşte temel sorunumuz budur!
Emekçiyiz, işçiyiz, memuruz, köylüyüz, ev kadınıyız, gecekondu yoksuluyuz,
öğrenciyiz, inançları, düşünceleri, dili, kültürü baskı altında olanız...
Denilebilir ki; bunlar tüm sömürü ve zulüm düzenlerinde halkların yaşamlarının
bir parçasıdır. Fakat, bunlar nasıl ki, zulüm düzenlerinin bir gerçeği ise,
halkların mücadelesi de, bu düzenlerin yadsınamaz diğer bir gerçeğidir.
Fakat nasıl mücadele edeceğiz?
Soru: Koskoca Devlete Karşı Ne Yapabiliriz Ki?!
Tereddütlere yol açan ilk soru olarak akla gelen çoğunlukla şudur; bir devlet gücüne
karşı, bizler nasıl mücadele edebiliriz, hakkımızı nasıl arayabiliriz?
Kuşkusuz bu boş bir soru değildir. Ki, ancak bu soruya doğru cevaplar
verebildiğimizde, hakkımızı arama yolunda ilk adımı da atmışız demektir.
Öncelikle söylemek gerekir ki, tek başımıza devletin gücü karşısında zayıfız.
Kendi başımıza yapacağımız şeyler devletin gücü karşısında etkisizdir.
Fakat, bizler ezilenler olarak milyonlarız. Kafamızda milyonların birleşmiş
gücünü canlandıralım. İşte ancak milyonları biraraya getirmeyi başardığımızda,
devletin gücü karşısında da çaresizlikten kurtulmuş oluruz.
Düşünelim, yüzbinlerin milyonların örgütlü hareketi karşısında hangi devlet
gücü durabilir? Yüzbinlerce işçinin ortak hareket ettiği yerde, hangi patron
dayanabilir, hangi devlet gücü bu iradeyi asgari ücret koşullarında, can
güvenliksiz koşullarda, kölece bir çalışmaya zorlayabilir?
Hiçbir devlet gücünün halkın örgütlü gücü karşısında duramayacağı açıktır.
Bu nedenledir ki, devlet haklarını örgütlü gücüyle arayan bir halk istemez.
Sürekli olarak halkın örgütlenmesini engellemeye çalışır. Bunun için her
yöntemi kullanır. Her türlü baskı uygular, örgütler aleyhine karalamalarda
bulunur, halkı örgütlü güçlerden uzak tutmak için yöntemler geliştirir, örneğin
fuhuşu, uyuşturucuyu yaygınlaştırır. Ve sürekli olarak, hak aramanın yolu
olarak düzenin yasalarını gösterir.
Kendilerinin bile güvenmedikleri mahkemelerde hakkımızı aramamızı söylerler.
Fakat, hiçbirimiz bu düzenin mahkemelerinde haklarımızı elde edemeyiz. Düzenin
mahkemeleri de, düzenin kendisi gibi, haksız, adaletsizdir. Biz işçiysek,
mahkemeler patrondan yanadır, biz yoksul gecekonduluysak, mahkemeler evlerimizi
yıkan belediyelerden yanadır, bizler işkence görmüşsek, devletin kontrgerilla
örgütlenmeleri, polisleri tarafından öldürülmüşsek, mahkemeler polislerden,
kontrgerilladan yanadır.
Saymakla bitmez. Nerede hangi haksızlıkla karşılaşırsak karşılaşalım,
mahkemeler, ezilenden, yoksuldan, haklıdan yana değil, tersine iktidar olan,
zengin olan ama haksız olandan yana kararlar alırlar.
Sadece mahkemelerinde değil, bu düzenin hiçbir kurumunda haklarımızı
arayamıyoruz. Ezilen yoksul insanlarız, bir avuç zenginin hizmetindeki düzenin
kurumları, bizim sorunlarımıza çözüm getirmezler. Ne yapacaksak, bu düzenin
dışında yapacağız. Sorunlarımıza çözümü, egemenlerin değil, kendi
örgütlerimizde, kendi mücadelemizle arayacağız.
Soru: Bu Halk Biraraya Gelir Mi?
Bir çok kişinin dilinde, "bu halk adam olmaz" söylemi vardır.
Örgütlenmekten kaçmak için gerekçemiz hazırdır; "bu halk biraraya
gelmez", "bu halk korkaklaştı", "insanlar bencilleşti"
ve bunun gibi, birbirimize güvensizlik ifade eden çokça söylem dilimize,
düşüncelerimize hakim hale gelmiştir.
Nereden çıktı bu güvensizlik, nasıl bu kadar etkili olabildi?
Kuşkusuz bunda, tanık olduğumuz olumsuz örneklerin de etkisi vardır. Fakat,
asıl belirleyici etkiyi, düzenin yaydığı güvensizlik yapmıştır.
Bir yandan halkı yozlaştırıp, çürütürken, diğer yandan halkın olumlu
özelliklerini değil, olumsuzluklarını öne çıkarıp, bunun propagandasını yapar.
Çünkü, birbirine güvenmeyen, kendine güvenmeyen, dolayısıyla mücadeleden ve
örgütlerden uzak duran bir halkı yönetmeleri daha kolay olur.
Elbette olumsuzluklar vardır, fakat halk olarak birçok olumlu özelliğimiz de
vardır. Ve düzenin, yaydığı olumsuzluklara da ancak bu olumlu özelliklerimizi
geliştirerek ve örgütlenerek karşı koyabiliriz.
Burjuvazi engellemeye çalışsa da, bizlerin milyonlar olarak ortak hedefler için
biraraya gelmemiz, örgütlenmemiz için pek çok neden vardır ve milyonlar olarak
örgütlü bir güç haline gelmeyi başarabiliriz.
Bunu başarmak için, çevremizde başkalarının adım atmasını beklemeden önce, ilk
adımı kendimiz atmalı, çevremizdekileri de olumlu yönde etkilemeliyiz.
Bilmeliyiz ki, atacağımız bir adım, bir başkasının atacağı adımlar için vesile
olacak, ve herkes birbirini etkileyerek örgütlü insanların sayısının artması
sağlanacaktır. Olumsuz örnekler nasıl yayılıyorsa, olumlu örnekler de
yayılacaktır.
Oysa, işçiler, memurlar olarak on milyonlarcayız. Gücümüzü birleştirdiğimizde
patronlar, bu gücün karşısında duramayacaklardır. Hiçbir patron bizler
çalışmadığımız, üretmediğimiz sürece kar elde edemez. Sorunumuz bu gücümüzü
kullanamamaktır.
Evet gücümüzü birleştirmeliyiz. Eğer, bir emekçi isek, bilmeliyiz ki, bu ülkede
bizim de ait olduğumuz sınıfla, patronlar, egemen sınıflar arasında bir kavga
sürmektedir. İşte bu noktada kendimize bakalım; biz bu kavganın neresindeyiz?
Eğer kavganın uzağındaysak, uğradığımız haksızlıklara boyun eğiyoruz demektir.
Sormalıyız kendimize, haklarımız için kendimiz mücadele etmeyeceksek, kim bizim
haklarımızı koruyabilir ki?!
Sistemin gücü, kendisinin örgütlü olduğundan daha fazla, halkın
örgütsüzlüğünden gelir. Örgütlendiğimizde, kendi gücümüzü büyüteceğimiz gibi,
karşımızdakilerin güçlerini de küçültmüş olacağız.
Örgütlenmek ve mücadele etmek demek, adım adım gücümüzü de büyütmek ve giderek,
sistemi bizlerin örgütlülüğünü dikkate almadan politika üretemez hale getirmek
demektir. Bilelim ki, bugün halen bir takım haklarımız varsa, bu mevcut
örgütlülüklerin ve sınırlı sayıdaki arkadaşımızın her türlü baskıyı
göğüsleyerek yürüttüğü mücadele sayesindedir. Ve açık ki, mücadele etmezsek,
örgütlenmezsek, birlikte olmazsak, haklarımızı almak, daha güzel bir dünya
kurmak, hayaldir.
Kavganın Dışında Kalmak Mümkün Değil, Yapmamız Gereken Saflarımızı Doğru
Belirlemektir
Sayılamayacak kadar sorunla karşı karşıyayız. Sorunlarımızı iki kategoride ele
alabiliriz. Birincisi, anne, baba, çoluk çocuk hepimiz sürekli çalıştığımız
halde, yine de aç ve yoksul kalmamıza neden olan emeğimizin sömürülmesidir.
İkinci sorunumuz, üzerimizdeki baskıdır. Ne zaman sesimizi çıkarsak,
polislerin, askerlerin saldırısına maruz kalırız. Kimi zaman, bizlere baskı
uygulamak için sesimizi çıkarmamızı da beklemezler.
"Hayat denilen kavgaya girdik" der, Avusturya İşçi Marşı'nın bir
mısrası. Hayat'ı "kavga" diye tanımlar. Çok yerinde bir tanımlamadır.
Bu nedenledir ki, kavganın dışında kalmak diye bir şey yoktur. Kavganın dışında
kalmak ancak hayatın dışında kalmakla mümkündür. Hayatın içindeki herkes bir
şekilde kavganın da içindedir.
Kişinin tercih hakkı, kavganın neresinde olunacağındadır. Ya, kendimize küçük
bir dünya kurup, yaşananlara gözlerimizi kapayarak sonuçsuz bir yaşam
kavgasının içinde boğulacağız. Ki, bu haliyle sınıflar kavgasında, sömüren
egemen sınıflara hizmet etmiş olacağız. Ya da dünyamızda yaşananlara
gözlerimizi açarak, bir avuç zenginin egemenliğine, sömürü, zulüm üzerine
kurdukları saltanatlarına son vermek için, yoksulların, emekçilerin ortak
kavgasında yerimizi alacağız.
Bu nedenledir ki, yine düzenin kimimizin diline yerleştirdiği, "aman
oğlum, kızım sen bu olaylara karışma" söylemi geçersizdir. Herkes, ezilen
ve ezenler arasındaki kavganın bir yerindedir. Akdeniz Üniversitesi'ndeki tüm
öğrenciler tavırlarıyla, ya faşizmin saldırılarına güç verir, ya da faşizme
karşı direnişe Tuzla tersanesindeki tüm işçiler, ya patronların mevcut sistemlerini
sürdürmesine güç verir, ya da bu sisteme karşı direnişe.
Esasen, bu kavganın dışında kalmak yoktur. Patronlara, faşizme güç vermek için,
illa da onun yanında yer almak gerekmez. Sessiz kalmak, seyirci olmak da,
zalime verilen bir destek olur. Çünkü, sessiz kalmak, en azından mücadeleyi
yalnızlaştırma, tecrit etme politikasına hizmet eder.
Sınıflar mücadelesinin dışında kalmak mümkün olmadığı gibi, sınıflar kavgasının
sonuçlarından etkilenmemek de mümkün değildir. Sınıflar mücadelesi yaşamımızın
en küçük ayrıntılarını bile etkilemektedir. Sınıflar mücadelesinde halk safları
güçlendikçe, bu bizim yaşamımızdaki birçok sorunun da doğrudan ya da dolaylı
olarak çözülmesine hizmet eder, tersinden sınıflar mücadelesinde, bir avuç
sömürücü egemenler güçlendikçe bu yaşamımızdaki sorunların da ağırlaşmasına
neden olur.
Ve biz yaşamımıza yansıyan bu sorunlarla mücadele etmeye çalışırken, gücümüzü
birleştirip asıl sorunu yaratan kaynağa yönelmediğimiz için, çoğunlukla
sorunların altında eziliriz.
Oysa, biz sayıları milyonları bulan halkız. Tüm sorunlarımızı çözme gücüne
sahibiz. Bir avuç asalağın sırtımızdan sefa sürerken, bizleri sefalete mahkum
etmelerine göz yumamayız.
Esaret öncelikle beyinlerde bu kokuşmuş düzenlerin kabul ettirilmesiyle başlar,
bu düzenlerine karşı çıkmak özgürlüğün de başlangıcıdır. Kurtuluş kavgası
hiçbirimize uzak, yabancı değil. Hepimiz kavganın ortasında ve elbet haklı
olanın safında olmanın onurunu yaşamalıyız.
Yürüyüş Sayı :160