Bu Gözler, Başka Hangi Acıları Görecek?

Savcı, Seyit Rıza'ya son sözünü sordu. Seyit Rıza "Kırk lira ve saatim var.
Oğluma verirsiniz", dedi. Oğlunun asılacağını bilmiyordu. Oğlunun asılacağını sanmıyordu da, çünkü Hüseyin Reşik 17 yaşındaydı. Ve o günkü yasalara göre, 18 yaşından küçükler asılamazdı.
Başka bir hücrede tutulan Hüseyin Reşik de babasının asılacağına ihtimal vermiyordu, çünkü babası da 78 yaşındaydı ve o yaştaki insanların asılmasına da izin vermiyordu mevcut yasalar.
Ama Osmanlı'da da, Osmanlı geleneğini sürdüren cumhuriyet yönetiminde de oyun çoktu. 78 yaşındaki Seyit Rıza'nın yaşı küçültülerek 54'e indirildi. 17 yaşındaki Hüseyin Reşik'in yaşı da aynı gece 21'e çıkarıldı ve ikisi de 17 Kasımı 18 Kasım 1937'ye bağlayan gece Elazığ Buğday Meydanı'nda idam edildiler.
*
1937'den 70 yıl sonra, 2007'de "O acıları hayal bile edemeyecekleri yoğunlukta yaşatacağız" dedi Genelkurmay Başkanı Büyükanıt.
Dolaşıyoruz tarihte. Ve soruyoruz; hayal bile edilemeyecek bir acı var mı acaba Cumhuriyet tarihinde? Sadece iki yıl içinde –1937-38– 90 bin kişi katledildi Dersim'de. Ve kimse tarihin bu kesitini yazmıyor, konuşmuyor. Evet, herhangi bir olaydan, sıradan bir rakamdan değil, 90 bin kişinin katledilmesinden bahsediyoruz.
Seyit Rızalar'ın ve isyanın önderlerinin asıldığı, tutuklandığı 1937 Kasım'ı aslında isyanın da sonuydu. Dersim isyanı fiilen sona ermişti. Fakat devlet sanki isyan sürüyormuş gibi, katliamlarını 1938 boyunca sürdürdü. Dönemin Başbakanı Celal Bayar mecliste şunları söylemişti o zaman: "Bu yıl Dersim denilen işi kat'i surette tasfiye etmek için... ordumuz Dersim havalisinde vazife alacak ve umumi bir tarama hareketiyle... bu meseleyi kökünden söküp atacak" söylüyordu.
Kelimelerin seçimi çok şey anlatıyor. "Dersim denilen iş", "kat'i surette tasfiye", "kökünden söküp atmak"... Ve Büyükanıt, Bayar'dan farklı bir şey söylemiyor aslında.
*
Kaç mağara katliamı gerçekleştirilmişti Dersim'de? Kimse bilmez. Yaklaşık 150 kişiydiler. Bir mağaraya sığınmışlardı. Dışarıda askerler dağ taş her yeri arıyorlardı. Uzun süre olmuştu mağaraya saklanalı. Aç, susuzdular. Çocuklar dayanamıyor, ağlıyorlardı. Senem de ağlıyordu. Senem, Xezal'ın yeni doğmuş bebeğiydi. Bir ses, mağaraya sığınan 150 kişinin yerinin anlaşılması demekti. Bunun ise tek bir anlamı vardı; hepsinin öldürülmesi! Dışarıda arazide arama yapan askerlerin sesleri çok yakınlarından geliyordu artık. Senem bir türlü susmuyordu, Senem açtı ve annesinin onu emzirecek sütü yoktu. O cehennem ortamında hangi annenin sütü kalırdı ki... Mağaradakiler, gözlerini Xezal'la kucağındaki bebeğe dikmiş bakıyorlar. Kimse sustur diyemiyor. Ama Xezal, farkındaydı ki, bir annenin karşı karşıya kalabileceği en zor tercihle karşı karşıyadır. Ya 150 kişinin ölümü, ya da yavrusunun... "Bir bezle bastırıyor ağzına Senem'in. Ses kesiliyor. Bir ana yavrusunu ‘boğuyor.' Kimse bakamıyor. Herkes ağlıyor, herkes sessiz sessiz döküyor gözyaşlarını. Xezal ağlayamıyor bile."
Daha hangi acıyı yaşatacak Büyükanıt?.. 4 Mayıs 1937'de, Dersimliler'i korkutmak ve sindirmek için uçaklarla atılan bildirilerde yazandan daha fazlasını mı yapabilecek?
4 Mayıs 1937 günü, Dersim'in dört bir yanına bildiriler dağıtılıyordu. Devlet tedbirliydi, tehditten herkesin payını alması için bildiriler dört dilde yazılmıştı; Türkçe, Osmanlıca, Zaza ve Kurmanç... Türkçe dışındaki diller yasaktı ama, devlet kullanabilirdi. Devlete yasak olmazdı. Uçaklardan atılan bildirilerde dört dilde şöyle yazıyordu:
"Cumhuriyet Hükümeti sizi şefkat ve merhametle kucağına almak, sizi mesut etmek istiyor...
Cumhuriyet Hükümeti... sizlere son ihtarını yapıyor. Onun size son şartları şudur, sizi ayaklandırmaya çalışan zavallıları Cumhuriyet Hükümeti'ne teslim ediniz veyahut onlar kendileri teslim olmalılar... Teslim edilenler veya kendiliğinden teslim olanlar dahi Cumhuriyetin adil muamelesinden başka bir şey görmeyeceklerdir. Bu suretle siz kıymetli vatandaşlarımızdan hiçbirinin burnu kanamayacaktır. Aksi taktirde yani dediklerimizi yapmazsanız her tarafınızı sarmış bulunuyoruz. Cumhuriyetin kahredici orduları tarafından mahfedileceksiniz. Cumhuriyet Hükümetinin bu son şefkat ve merhametini bildiren bu bildirisini 24 saat çoluk çocuğunuzla beraber okuyun, düşünün ve çabuk cevap verin. Yoksa hiç istemediğimiz halde sizi mahvedecek olan kuvvetler harekete geçeceklerdir. Devlete itaat gerekir." (1)
Kahretmekten, mahfetmekten başka şey bilmeyen devlet!.. Böyle bir devlet acıdan başka ne verebilir?
*
1937-38'de Dersim halkına boyun eğdirmek için gönderilen askeri birliklere öyle bir talimatname verilmişti ki, bu talimatnameleri uygulayan her askeri birlik, bir vahşet birliğine dönüşüyordu kaçınılmaz olarak: Diyordu ki talimat:
"5- Bir dam (bina, ev, ahır) içinde sığınıp mukavemet eden eşkiyayı imha için yakından kuşatılmalı, pencere ve bacadan bomba atılmalıdır. Müfreze, yanında top varsa askere ateş eden köy, top ile tahrip edilir. (Az ve isabetli atım ile)
[Kurşundan tasarruf için kurşuna dizilecek tutsakları arka arkaya dizip tek kurşunla en az 2-3 kişiyi birden öldürme yöntemini geliştiren Naziler'di değil mi?!-bn]
6- Silah atan köy yakılmalıdır." (2)
Bu ve benzeri talimatlarla kaç köy yakıldı? 38 İsyanı'nın resmi kayıtları bile, bu talimat doğrultusunda 60 köyün yakıldığını söylüyor. Peki, gerçek, resmi'nin kaç katı?
Bir başka resmi kayıt, toplam olarak 206 köyün yakıldığını kayda geçiyor. 8758 ev tahrip edilmiş ve yüzbinlerce Dersimli de zorla batıya göç ettirilmişti. Sürgün sırasında da binlerce Dersimli öldü.. Sonra.. yine sadece 1994-1996 yıllarında, yine sadece Dersim'de, ilin 420 köyünden 287'si ve yüzlerce mezra yakıldı, yıkıldı, boşaltıldı.
70 yıl önce, mağaralarda yakılarak, dumandan boğularak veya mağaranın kapısına duvar örülerek diri diri gömülerek öldürülen Dersimliler'in sayısı kaç? Lac Deresi'nde, Kutu Deresi'nde, Ali Boğazı'nda kurşuna dizildi, İksor Uçurumları'ndan atıldı Dersimliler. Bugün hala topraktan insan kemikleri çıkmakta bu bölgelerde.
Büyükanıt bu acının daha büyüğünü mü biliyor acaba?..
*
İlk miydi Lac Deresi, Kutu Deresi, İksor Uçurumları? Koçuşağı Ayaklanması'nda da Teğar Deresi'nde kan sel olmuş, vadi mezarlığa dönmüştü. Sonra Kılabuz Deresi de... Resmi açıklamaya göre; "Koçuşağı haydutlarının son sığınağı olan Kılabuz Deresi'ni temizleme ameliyesinin son bulduğunu" söylemekteydi.
Nasıl son bulmuştu ameliye?
19 Eylül 1926'da hükümet harekete başlama kararı almış, 1 Ekim 1926'da ise hareketle ilgili olarak birliklere şu emir verilmişti:
"1. Şimdiye kadar mel'unca hareketlere devam eden, canavarlığın ve haydutluğun timsali olan Koçuşağı aşiretinin tedip ve tenkiline kesinlikle karar verilmiştir."
Ameliye'nin esası buydu; tedip ve tenkil... Zaten Dersimli'ye, Kürt'e, komüniste, muhalife, başka dilden konuşulamazdı... Fevzi Çakmak, Dersim'in durumu hakkında kendisine verilen raporların değerlendirmesini yaparken şöyle demişti:
"e. Yüksek idare memurlarına adeta koloni idarelerindeki yetkilerin verilmesi,
"Kısaca: 2. Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetin müdahalesi Dersimli'ye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder.
3. Dersim evvela koloni gibi dikkate alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra da aşamalı öz Türk hukukuna tabi kılınmalıdır." (3)
Büyükanıt da herhalde yeni bir şey söylediğini sanmıştı. Oysa, o sözleri söylemeyen Genelkurmay Başkanı mı var bu ülkede... Okşamayıp, mağaralarda yaktılar. Okşamayıp, sürgünlere yolladılar. Bakın daha birbuçuk ay önce Dersim'de yaralanan Ali Rıza Çiçek'e.. Kuşaklar boyu bu acıları yaşayıp, taşıyıp geldiler.
*
Dersim İsyanı'nda kaç bin Dersimli katledildi? Kimi kaynaklara göre 40 bin, kimine göre 90 bin! Hangi katliamın kesin bilançosu var ki?.. Nasıl olsun ki?.. Daha geçen hafta ne diyordu eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök: "Eskiden gözetim de yokmuş, iletişim de.. Ne oluyor, ne bitiyor kimse de bilmiyormuş. Ne CNN varmış, ne Reuters. Ortaya çıkan bitiyormuş. O zaman bunlar hallediliyormuş. Eşkıya, isyan, ne ise bastırılıp hallediliyormuş." (6 Kasım 2007, Milliyet)
Böyle "hallediliyordu" işte. Ve gerçek o ki, gizleyebildikleri ölçüde, bu yöntemler halen geçerli, halen de uygulanmaya devam ediliyor.
*
1993 yılının 11 Haziran günü içinde kontrgerilla elemanlarının bulunduğu iki araç, Dersim şehir merkezinde mehter marşı çalarak dolaşıyorlardı. Bir Tempra, bir Şahin marka otodan oluşan konvoydakiler, tam şehir meydanında bağırdılar halka: "Hepinizi öldüreceğiz!"
Peki neden öldüreceklerdi?
O da var Fevzi Çakmak'ın sözlerinde. Çünkü Kürtlük eritilmeliydi. Ama katlederek, ama asimile ederek, ama boyun eğdirilerek... Kürtlüğü kabul etmeyeni mahfetmek, resmi politika olagelmişti onyıllar boyu. Ama Fevzi Çakmak'tan 75 yıl sonra, yakın dönemin Genelkurmay Başkanları, "eritemedik" diye itiraf etmediler mi?.. Eritemediler. Kar değildi, buz değildi eritmek istedikleri. Bir halktı. Erimedi.
Dersim'deki gibi 90 bin kişiyi öldüremiyorlar şimdi iki yıl içinde. Çünkü, Özkök'ün dediği gibi, "CNN var, Reuters var", dahası AB var, ABD var.. Ama yine de Kürt halkı ne CNN'e, ne Reuters'e, ne de AB'ye, ABD'ye güvenebilir... Çünkü, onların çıkarları gerektirdiğinde, CNN'ler, Reuters'ler, ne Senem'i yazarlar ne Lac Deresi'ni... Seyit Rızalar haber olmaz, "gündeme" girmez. AB'si, ABD'si göz yumar yakılan köylere.

( Yürüyüş Sayı 131 )