Hala “Futbol” Güzellemesi Mi?!
TEMEL DEMİRER
“Futbol olmasaydı,
Portekiz’i yönetemezdim.”[1]
“Futbol”...
Büyük bir çoğunluğun hayatındaki, “masum” ve “olağan”mış gibi sunulsa da,
“sadece futbol” olmayan, olması da mümkün olmayan şey...
“İyi de, o ne” mi?
Nereden yanıtladığınıza bağlı...
Örneğin Celâl Üster gibi, “Futbolun, daha doğrusu ‘top oyunu’nun, beş bin yıl
önceye giden kökenleri”nden de söz edebilirsiniz; veya Haluk Sunat gibi,
“Futbol bir oyundur. Hayat da. Futbol sadece futbol değildir, artanı hayata
dahildir. Herkes hayatını ve futbolu kendi meşrebine göre yaşar,” da
diyebilirsiniz!
Veya hem “sosyalist” ve hem de fanatik bir FB’li, GS’li, BJK’lı, TS’li,
Ankaragüçlü, Gençlerli olup, futbola “güzellemeler” de düzebilirsiniz...
Onlar bir yana; ben kendi hesabıma hâlâ (çok “dinozor” bulunsa da) futbolun
kesinlikle masum bir oyun olmadığını düşünüyorum!
Popüler kültür içerisinde yer edinen üç temel alandan (medya-spor-müzik) biri
olan spor/futbol, özellikle XX. yüzyıldan itibaren toplumsal yapı üzerindeki
belirleyiciliği ile toplumbilimcileri düşündüren bir sorunsal olagelmiştir.
Toplum düzenine ilişkin yansımalar alanı olarak görülmesi sporu, özelde ise
futbolu kültürel etkinlikler içerisinde ele almayı zorunlu kılmaktadır. Sıradan
bir eğlence ve oyun etkinliği çerçevesinde algılanan spora/futbola aslında
siyasi, ekonomik ve sosyal boyutları da içeren daha geniş bir perspektiften
bakmak gerekmektedir. Buna göre futbolun, boş vakit aktivitelerinin ve
beden-ruh terbiyesinin ötesindeki analizleri ve de tartışmaları zorunlu kılan
bir süreci içerdiği söylenebilir. Diyalektik çözümlemelerin odağında
değerlendirildiğinde spor/futbol; kapitalist yapılanmanın ve sosyal sınıflar
arasındaki kaçınılmaz çelişkilerin belirlediği ideolojik, politik ve kültürel
mücadeleler alanı içinde yer edinmektedir. Öyle ki, kapitalizmin reklam ve
yönlendirme aracı hâline getirilen sporun/futbolun, endüstriyel alana
dönüştürülmesiyle son derece etkili bir sömürü kanalına dönüştürüldüğü
görülmektedir. Ayrıca kapitalist hegemonyanın sürekli kılınması bağlamında,
toplumu yönlendirmeye dönük mesajlarıyla, ideolojik ve kültürel araç işlevini
de yüklenmiş bulunmaktadır. Bu açıdan birey/toplum: kapitalizmin yarattığı
beğenileri, mutluluk formlarını, dünya görüşünü, dolayısıyla değerler sistemini
kabullenmekte ve kendi sosyal gerçekliklerinin dışında yaratılan,
yabancılaşmanın hâkim olduğu bir yaşam alanına hapsedilmektedir.[2]
FUTBOLUN “NE”Sİ?
Bilmeyen var mı? Varsa sıralayarak nakledelim:
Mustafa Sönmez’in işaret ettiği üzere, “Geçmişin toprak sahalarında, kent,
mahalle takımları ile amatör bir ruhla oynanan, giderek ‘manüfaktür’ dönemini,
takiben de endüstriyel-global dönemini yaşayan futbol, artık kapitalistik bir
eğlence sektörü ve milyarlarca dolarlık katma değerin yaratılıp paylaşıldığı
ekonomik bir sektör. (...) Futbol, endüstriyel bir ürün olarak, her yıl da
biraz daha global ölçekte üretilen bir meta...”
Veya Erinç Yeldan’ın ifadesiyle, “Futbol artık “endüstriyel” bir piyasa
yatırımına dönüştü...”
Ya da Erdal Atabek’in belirttiği gibi, “Futbol, bir yeni dindir. Onun büyük ve
ateşli ayinleri yapılmaktadır. O kendi tanrılarını yaratmaktadır. Futbolcular
ve teknik direktörler. Bu yeni dinin tapınakları stadyumlardır. Milyonlarca
ateşli mürit mezheplere (ayrılmış) tutkun taraftarlardır. Her hafta kendi
ayinlerini yaparlar. Her hafta yeni kurbanlarını kendi sunaklarında keserek
rahatlarlar...”
Bir “oyun” olmaktan çık(artıl)mış futbol; ‘insan’ öğesini farklı açılardan
bünyesinde barındıran bir spor dalıdır. Yarattığı global ekonomik pazarla geniş
halk kitlelerini peşinden koşturan, toplumların ve ülkelerin sosyo-ekonomik
geleceklerinde etkileyici rol oynayan, yine toplumların olumlu ya da olumsuz
kitle psikolojilerine yön veren futbol, hayatımızın ayrılmaz bir parçasıdır. Günümüzde
futbolun bu derece popüler hâle gelmesinin önemli bir sebebi de,
profesyonelliktir. Futbolun, çok büyük miktarlarda para getirdiğini gören
gençlerin çoğu; bu sporu yalnız zevk için değil, aynı zamanda meslek olarak da
seçmektedirler.
Yine futbolun sosyolojik, kültürel, ekonomik, hukuki ve siyasal yönlerini göz
ardı etmek mümkün değildir. Sosyolojik açıdan futbol, günümüzün toplumsal
kurumlarından biridir ve tüm ülkelerde sınıf farkı gözetilmeksizin
oynanmaktadır. Kültürel açıdan bakıldığında dil, cinsiyet, etnik köken ayrımı
yapılmaksızın; gerek tribünlerde gerekse ekran karşısında dünyanın her bir
köşesindeki milyonlarca insanı aynı anda bir araya getiren başka bir
organizasyon yoktur. Ekonomik yönden futbol, yılda yalnızca tek bir ülkede
milyarlarca dolar ciro yapabilen sanayileşmiş bir sektördür. Siyasal bakımdan
futbol, günümüz dünyasında devletlerin uluslararası ilişkilerde
çözümleyemediği, askeri ve diplomatik mücadelelerin bir başka alanda aynen
sürdürülmesine ya da çözümlenmesine yarayan bir araç olarak
değerlendirilmektedir. Futbol bu niteliğiyle sadece uluslararası alanda değil,
iç politik gelişmelerde de temel bir işlev görmektedir. Portekiz’de XX.
yüzyılın en uzun diktatörlüklerinden birini kurmuş olan Salazar’ın bu uzun
diktatörlük sürecinin gerekçesini “Fiesta, Fado ve Futbol”dan oluşan
Futbol, ülkeler için günümüzde etkili bir propaganda aracı olarak da
kullanılabilmektedir. Sonuçta spor ve özellikle en popüler spor dalı olan
futbol, milliyetçi duyguların güçlenmesine neden olmaktadır. Yine milli
maçlarda ve gerilim düzeyi yüksek önemli maçlarda saldırgan-şövenist tutumlar
kendini göstermektedir. Ülkemize bakıldığında da, Türk milliyetçiliğinin futbol
sahalarında ortaya çıkan en belirgin yanı, Avrupa-Batı kompleksidir. Mevcut
ikilemde bir yandan Avrupa ülkelerine ve takımlarına imrenme, kıskanma, onlar
gibi olma isteği, diğer yanda Batı’yı düşman gibi görme, intikam alma, kendi
gücünü kabul ettirme isteği vardır.
EVET, SÖZÜ EDİLEN BİR
“ENDÜSTRİ”DİR!
Hayır! Kesinlikle “başka bir futbol” mümkün değildir artık!
Çünkü Korkmaz İlkorur’un da itirafındaki üzere, “Futbol bütün dünyada artık çok
büyük ve diğer sektörler ile geniş bağlantı içinde olan bir endüstri hâline
gelmiştir. Yani, artık yalnızca bir spor olayı değildir. Ekonomik bir olaydır;
bir ‘iş’tir. Türkiye de bu gelişmeden payını ciddi bir şekilde almaktadır.”
“Giderek çokuluslu şirketlere, işverenlere, sponsorlara, medyaya, eğlenceye,
turizme bağımlılaşan bir futbol izliyoruz”;[3] ve artık verili
koşullar içinde farklısı da mümkün ve muhtemel değildir!
Kolay mı? Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu, “Spor bir oyun ancak
bunun yanında artık bir endüstri oldu,” diyor.
Spor ekonomisinin büyümesi için gerekli çalışmaları yaptıklarını, sponsorluk
yasalarını çıkarttıklarını söyleyen Başesgioğlu, Turkcell Süper Lig’in en çok
gelir getiren 7. lig olduğunu kaydediyor.
Ve dünya futbol ekonomisinin duayen ismi stratejist Colin Smith de ekliyor:
“Krizler anında giyime daha az para harcayabilirsiniz, ama maçları seyretmek
zorundasınız. Futbol ayakta kalır. Durgunluk tanımaz”!
Evet artık istemeseniz de “futbol deyince...” kapitalist piyasanın bir
“endüstri”sinden söz etmiş oluyorsunuz...
“PİYASA DEĞERİ”
Evet futbol, kapitalist piyasanın bir “endüstri”sidir ve onu niteliklerini
belirleyen bir “değeri” vardır!
º Avrupa futbol liglerinin 2005-2006 sezonundaki toplam kazancı 12.6 milyar
Avro’ya çıktı...
º 2006 Dünya Kupası’na katılan ülkelerin milli gelirlerinde 20 milyar dolarlık
bir artış oldu. Kupaya ev sahipliği yapan Almanya 5-10 milyar Euro kazandı...
º Avrupa ekonomisinde 1.4 milyar Euro’luk değer yaratacak olan Euro 2008’de,
Türkiye’nin 1 maçının katkısı 42 milyon Euro olacak. MasterCard’ın yaptırdığı
araştırmaya göre, Türk Milli Takımı’nın oynayacağı 1 maç Avrupa ekonomisine 42
milyon Euro’luk değer yaratacak. 7 Haziran tarihinde ilk maçına çıkacak olan
Türkiye ise 8 günde oynayacağı 3 maçla Avrupa’ya toplam 126 milyon Euro’luk
değer katacak.
º 2007 yılı başında, Real Madrid’in İngiliz futbolcusu David Beckham, yıllık
toplam 52 milyon dolar tutan transfer ücretiyle Amerika’nın Los Angeles Galaxy
takımına transfer oldu. Söz konusu rakam Beckham için haftada bir milyon dolar
gelir anlamına gelmekte. İngiltere ise bu yakışıklı yıldız oyuncusunun kimliğinde,
dünya futbol ve şov piyasasına önemli bir ihraç “malını” daha sunmuş oluyor...
|
2007-2008 ŞAMPİYONLAR LİGİ TAKIMLARININ KADRO DEĞERLERİ (Milyon
Euro)[4] |
|||||
|
SIRA |
TAKIM |
DEĞER |
SIRA |
TAKIM |
DEĞER |
|
1 |
BARCELONA |
444 |
10 |
SEVILLA |
188 |
|
2 |
CHELSEA |
399 |
11 |
O. LYON |
182 |
|
3 |
REAL MADRID |
387 |
12 |
PORTO |
122 |
|
4 |
M. UNITED |
327 |
13 |
SHALKE |
112 |
|
5 |
AC MILAN |
308 |
14 |
FENERBAHÇE |
90 |
|
6 |
INTER MILAN |
249 |
15 |
CELTIC |
70 |
|
7 |
LIVERPOOL |
281 |
16 |
OLYMPIAKOS |
64 |
|
8 |
AS ROMA |
218 |
|
TOPLAM |
3.735 |
|
9 |
ARSENAL |
249 |
|
TAKIM ORTALAMASI |
233 |
º 2007-2008 sezonu Şampiyonlar Ligi’nde gruplarından çıkan 16 takımın toplam
futbolcu değeri 3 milyar 735 milyon Euro olarak hesaplandı. 16 takımın en
pahalı futbolcu kadrosuna toplam 444 milyon Euro ile Barcelona, en ucuz
kadrosuna ise toplam 64 milyon Euro ile Olympiakos sahip. Fenerbahçe, 90 milyon
Euro’luk kadro değeri ile 16 takım içinde 14’üncü sırada yer aldı.
Şampiyonlar Ligi’nde gruplarına kalan Barcelona, Chelsea, Real Madrid,
Manchester United, AC Milan, Inter Milan takımları ilk 6 sırada yer aldı. 6
takımın toplam kadro değeri Şampiyonlar Lig’ine katılan tüm 32 takımın toplam
değerinin yüzde 42 sini oluşturdu...
º Deloitte Spor Endüstrisi Grubu tarafından hazırlanan Yıllık Futbol Finansmanı
Araştırması raporuna göre, 2006-07 sezonu sonunda Avrupa futbol pazarı 1 milyar
avro artışla 13.6 milyara Euro’ya yükseldi. Bu rakamın 7 milyar Euro’su
İngiltere, Almanya, İspanya, İtalya ve Fransa liglerinin gelirleri toplamına
ait.
İngiliz Premier Ligi, 2.3 milyar Euro toplam gelirle bu dev pastadan aslan
payını alan lig konumunda. Ardından 1.4 milyar Avro ile Alman Bundesliga
geliyor.
Transfer ücretlerinin toplam gelire oranı 2006-07 sezonunda Bundesliga dışında
Avrupa’nın en büyük beş liginde yüzde 62-yüzde 64 oranlarında seyrediyor.
Bundesliga ise yüzde 45’lik bir oran tutturmuş durumda. Ayrıca Alman takımları,
İngiliz takımlarından üç kat daha fazla olan yüzde 18’lik bir kârlılık oranına
sahip. Bu da Bundesliga’nın işletme kârı en yüksek lig olduğu anlamına geliyor.
|
KULÜPLERİN GELİR VE KAYNAKLARI (Milyon Euro)[5] |
|||||||||
|
GELİR SIRALAMASI |
YAYIN GELİRİ SIRALAMASI |
ÜRÜN SATIŞI SIRALAMASI |
GİŞE HASILATI SIRALAMASI |
LİGLERİN DEĞERİ |
|||||
|
KULÜP |
GELİR |
KULÜP |
GELİR |
KULÜP |
GELİR |
KULÜP |
GELİR |
KULÜP |
GELİR |
|
R. MADRID |
292.2 |
R. MADRID |
89.2 |
R. MADRID |
125.6 |
R. MADRID |
75.2 |
İNGİLTERE |
2.763 |
|
BARCELONA |
259.1 |
BARCELONA |
94.1 |
BARCELONA |
88.4 |
BARCELONA |
76.6 |
İSPANYA |
2.475 |
|
M. UNITED |
242.6 |
M. UNITED |
65.9 |
M. UNITED |
73.6 |
M. UNITED |
103.1 |
İTALYA |
2.021 |
|
MILAN |
238.7 |
MILAN |
154.3 |
MILAN |
53.6 |
MILAN |
30.8 |
TÜRKİYE |
672 |
|
CHELSEA |
221.0 |
CHELSEA |
76.1 |
CHELSEA |
61.5 |
CHELSEA |
83.4 |
PORTEKİZ |
510 |
|
INTER |
206.6 |
SEVILLA |
50 |
F. BAHÇE |
31.2 |
SEVILLA |
40 |
|
|
|
PORTO |
125.0 |
PORTO |
12-18 |
SEVILLA |
? |
F. BAHÇE |
30 |
|
|
|
SEVILLA |
115.0 |
F. BAHÇE |
11 |
PORTO |
? |
PORTO |
9 |
|
|
|
F. BAHÇE |
111.0 |
|
|
|
|
|
|
|
|
º Televizyon, yıllık cirosu yaklaşık 200 milyar dolara dayanan futbolun
endüstrileşmesini sağlayan ve bu endüstrinin kendini yeniden üretmesini
sağlayan en önemli araç konumunda. Futbol endüstrileştikten sonra bütün dünya
liglerinde şampiyon olan takım sayısı azaldı ve ligler aynı kulüplerin
aralarında çekiştikleri, diğerlerinin figüran rolünü üstlendiği birer Hollywood
filmine dönüştü...
º Uluslararası danışmanlık şirketi Deloitte’un Spor Sektörü Grubu’nun her yıl
gerçekleştirdiği ‘Futbol Para Ligi’ araştırmasına göre, dünyanın en büyük 20
kulübünün elde ettiği toplam gelir 2007 yılına göre 2008’de yüzde 11 oranında
artarak 3 milyar 700 milyon Euro’ya ulaştı.
Real Madrid ise 351 milyon Euro ile yine dünyanın en çok kazanan futbol kulübü
oldu. 2006-2007 sezonu finansal verilerine dayanarak hazırlanan ‘Deloitte
Futbol Para Ligi’ araştırmasına göre, Fenerbahçe 87 milyon 20 bin Euro’luk
gelirle önümüzdeki yıllarda dünyanın en çok kazanan futbol kulüpleri arasına
girmeye aday oldu...
º Avrupa’da, İngiltere’nin de yer aldığı en büyük beş ligde kulüp gelirleri
toplam 6.7 milyar avroyu buldu.
Avrupa’da ‘futbol’ gelirleri yüzde 9 arttı.
Deloitte’nin Avrupa liglerinin futbol kulüplerinin finansal verilerini
inceleyerek hazırladığı yıllık futbol finansmanı araştırmasına ilişkin
raporunda, 2006 yılında olduğu gibi 2007’de de en yüksek kazancı 2 milyar avro
ile İngiltere Premier Ligi kulüplerinin elde ettiği belirtildi. İtalya Serie A
ligi kulüplerinin gelirinin 1.4 milyar avro düzeyinde kaldığının belirtildiği
raporda, bunu 1.2 milyar avro ile Alman Bundesliga ve 1.2 milyar avro ile
İspanyol Primera Division’un, 900 milyon avro ile de Fransız Ligue 1
kulüplerinin izlediği aktarıldı...
º Futbol endüstrisinden yılda 1 milyar Euro’luk gelir sağlayan UEFA’nın
sponsorluk ve yayın haklarıyla birlikte bütçesinin her geçen yıl arttığını söyleyen
Asbaşkan Şenes Erzik, UEFA’nın futboldaki gelirlerini ve dünya futbolunun nasıl
dev bir endüstri hâline geldiğini anlattı. Sadece Şampiyonlar Ligi’nden geçen
yıl 750 milyon Euro gelir sağlayan UEFA, bu paranın yüzde 82’sini kulüplere ve
federasyonlara dağıttı. Geri kalan yüzde 18’ini ise kendi organizasyonları ve
kurumun diğer giderlerine harcadığından söz etti...
Ve nihayet Türkiye...
º Türkiye Süper Ligi’nde ilk 6’ya giren takımlar da ayrıca ödül alıyor. Buna
göre şampiyon olan takıma 3.5 milyon dolar, ikinciye 2.8 milyon dolar, üçüncüye
2.1 milyon dolar veriliyor. Ligi dördüncü bitiren kulüp 1.4 milyon dolar,
beşinci bitiren takım 1.1 milyon dolar kazanıyor. Altıncı sıradaki kulübü ise
700 bin dolar ödül veriliyor...
º Sarı lacivertli takımın 2007 yılı sonu toplam gelirleri 111 milyon Euro’ya
ulaştı. Bu rakamın 11 milyon dolarını Süper Lig yayın gelirleri oluşturuyor.
F.Bahçe’nin Fenerium aracılığıyla ulaştığı ticari gelirler 31 milyon Euro’yu
geçerken, Şükrü Saraçoğlu’ndan elde ettiği stat, yani maç günü gelirleri 30
milyon Euro’ya yaklaştı. Futbolcu, takım ve liglerin değerlerinin yansıtıldığı
Transfermarkt adlı internet sitesine göre F.Bahçeli futbolcuların toplam değeri
89 milyon 650 bin Euro. Yaş ortalaması 26 olan Fenerbahçeli oyuncuların ortalama
değeri ise 3 milyon 320 bin Euro...
º Forbes Amerika Dergisi, en çok gelir elde edilen 30 futbol kulübü arasında
yaptığı değerlendirmede, Fenerbahçe’yi 27. sırada gösterdi...
º Fatih Terim ayda 135 bin YTL (135 milyar TL) maaş alıyor!
DEVAMLA: EKONOMİSİ...
‘Futbol Ekonomisi’ ve ‘Endüstriyel Futbol’ başlıklı iki kitabı bulunan
Tuğrul Akşar’a göre, futbol ekonomisinde önemli ölçüde bilet satışlarından
oluşan maç gelirleri, doğrudan futbolla ilgili olan tek kalem. Ancak, bunun
Türkiye’de büyük kulüplerinin toplam gelirlerinin içindeki payı yalnızca yüzde
30. Naklen yayın, en önemli gelir kalemlerinden birisi, ağırlığı büyük
kulüplerin bütçelerinde yüzde 55-60’a kadar ulaşıyor. Kulüpler, ayrıca sponsor
firmalardan ve logolu ürün satışlarından da gelir elde ediyor.
Akşar’ın hesaplamalarına göre, Türkiye’de futbol kulüplerin gelirleri toplam
500 - 600 milyon dolar, toplam futbol ekonomisi ise 5 milyar dolar. Kulüp
gelirlerinin içinde ‘maç günü gelirleri’ futbol ekonomisinin yüzde 3’ünü
oluşturuyor.
Dünyada kulüp gelirleri, 13 milyar doları Avrupa’dan olmak üzere, 22 milyar
dolar. Dünyada toplam 200 milyar dolarlık futbol ekonomisi var. Bu rakam
Türkiye’nin milli hasılasının yaklaşık yarısına denk geliyor.
Tuğrul Akşar’ın hesaplamalarına göre futbol, kendisi için bir birim gelir
yaratırken, diğer sektörlere dokuz birim para akmasını sağlıyor. Akşar’ın
sıraladığı birkaç çarpıcı örnek: 2002 yılındaki Dünya Kupası’na Türkiye’den
Kore ve Japonya’ya 2 bin 500 kişi gitti
Türkiye’nin bu kupada yarı finale çıkması, bayrak ve forma satışlarını
patlattı, tekstil sektörü bir ayda ek 50 milyon dolar gelir elde etti. Maç
arası reklam yayınlarından medya şirketlerinin elde ettiği gelir, saniye başına
14 kat arttı.
Türkiye’nin katılamadığı 2006 Dünya Kupası sırasında ise LCD, plazma TV ve uydu
anten satışı 190 milyon dolar arttı.
Almanya’da yapılan 2006 Dünya Kupası, Türkiye turizmini sekteye uğrattı. Bunun
üzerine Türk turizm şirketleri, Alman kadınlarına yönelik “Kocanı bırak da gel”
kampanyaları düzenlediler.
Evet Dünya Kupası’na 1.7 milyar Euro’nun üzerinde harcama yaparak hazırlanan
Almanya, bu organizasyondan en kârlı çıkan ülke oldu. Kupanın galibi İtalya’nın
2006’da yüzde 7 büyüyeceği hesaplanırken, kupanın üçüncüsü ev sahibi
Almanya’nın 25 milyar Euro kazanacağı tahmin ediliyor. İtalya’nın sponsoru Puma
ve futbol toplarının resmi üretici Adidas kupadan en çok kazanan firma olarak
çıktı.
Bu madalyonun bir yüzü; ötekine gelince iki örnek vermek yeter de artar bile!
Birincisi Işıl Özgentürk’ten bir haber: “Haziran 2006 düzenlenen Dünya Kupası
için ezici çoğunluğu erkek olan 3.5 milyon taraftarın Almanya’ya gelmesi
beklenirken; Almanya’ya 40 bin civarında seks işçisi kadını getiriliyordu... Bu
da normal! Ama kara haber şu: Bu seks işçisi kadınların büyük bir kısmının
insan kaçakçıları tarafından fuhuşa zorlanan kadınlar olacağı tahmin
ediliyormuş.
Fuhuşun serbest olduğu Almanya’da, bu sektörün yıllık cirosu 1.6 milyar
dolarmış ve şimdi bu sektörün patronları, ellerini ovuşturarak taraftarların
ülkeye girecekleri anı heyecanla bekliyorlarmış...”[6]
İkincisi de yine bir haber: Dünya Kupası, Adidas’ın yüzünü güldürdü. Ünlü Alman
spor giyim firması kupa sayesinde 15 milyon adet “Dünya Kupası
18.’si düzenlenen Dünya Kupası büyük başarılarla bitti. Şampiyon İtalya
olmasına karşı, en kazançlı ülke Almanya oldu. Ev sahipliği yapan Almanya’nın
25 milyar dolara varan bir ekonomik kazancının söz konusu olduğu ve Almanya
2006 organizasyon komitesinin muhteşem bir yönetim becerisi göstererek
turnuvanın bir “karnaval” havasında geçmesini sağladığı ifade ediliyor.
Ekonomik yarar ve başarılı organizasyonun getirdiği büyük gururun yanında,
toplumda “bayrak” ve “vatan sevgisi” de, dünya savaşlarından bu yana görülmedik
boyutlara erişerek, turnuva sonrasına damgasını vurmuş görünüyor. Bu muhteşem
ve bir ay süren “spor karnavalına” aktif olarak katılan değişik ülkelerden
gelen seyirci ve ziyaretçi milyonların yanında, üç milyar kişinin televizyonlar
aracılığıyla maçları izlediği tahmin ediliyor. Öyle bir organizasyon ki,
kazanmayanı ve mutlu olmayanı yok. Turizmcisi, reklamcısı, dünyaca ünlü spor
malzemeleri üreticileri ve satıcıları, hediyelik eşya mağazaları, bira ve
alkollü içecek şirketleri ve hatta maç biletlerini ellerinde bulunduran
karaborsacılara kadar herkes önemli boyutta kazançlı çıkmış.
Ancak dünyanın bu eğlence ve karnavalı deneyimini yaşayan mutlu insanlarının
yanında, henüz çocukluklarını yaşamamış, eğlencenin ne olduğunu bilmeyen, hatta
futbol maçı bile görmemiş yaşları 5 ile 15 arasında değişen, yaşından büyük
sorumlulukları üstlenmiş çocukların farkına bile varılmıyor. Pakistan’ın
kuzeyinde bir yerde bulunan ve küçük bir yerleşim yeri olan Sialkot, başta
futbol topu olmak üzere spor malzemeleri konusunda bilinen, önemli bir merkez
hâline gelmiş durumda. 2006 Dünya Kupası için bedeli 200 milyon doları geçen
bir futbol topu ihtiyacının siparişini gerçekleştirdi Sialkot. Sadece bu kent,
dünya futbol topu üretiminin yüzde 85’ini yapıyor ve Pakistan’ın ulusal gelirine
yılda ortalama 500 milyon dolarlık katkı sağlıyor. Tarihi gelişimine bakılınca,
Sialkot futbol topu üretiminin yüzyıllık bir geçmişi ve deneyimi olduğu
söylenebilir!
TOPLUMSAL İŞLEVİ
Piyasa “değeri” ve “ekonomi”si yanında futbolun bir “oyun” olmaktan öteye
“illüzyon” olarak, devletin ideolojik aygıtları düzleminde irdelenmesi gereken
önemli bir toplumsal işlevi söz konusudur...
“Çarşı Grubu” liderlerinden Alen Markaryan’ın, “Futbol endüstriyel arenada boy
gösterdikçe ve kapitalist sistemin hegemonyasına girdikçe siyasi platformun
iştahını kabartıyor,” diye betimlediği olgu hakkında Hakan Keysan da şunların
altını çiziyor:
“İktidarların futbola yaklaşma nedeni, futbol büyüsünün altında dönen sıcak
para hareketidir. Hem bu sektörde egemen olmak, hem de futbolu siyasal bir
varoluş aracı olarak kullanmaktır temel amaç. Bu tüm uluslarda böyle olmuştur.
Futbol, zaman zaman temel bir hareket alanı olmuş, zaman zaman da biraz
kıyısından siyasete giren tali bir yönlendirme aygıtı olarak yine de her zaman
kullanılmıştır.”[7]
“Yoksullaştıkça seyircileştirilen kent insanları da futbol aracılığıyla
toplumsal yaşama katılma çabası içine giriyor.”[8]
“Futbol bir eğlence oyunudur özünde. Bu eğlenceden öncelikle oynayanlar
yararlanır. Futbol seyrinin de eğlenceyle yakın bağı olmuştur günümüzde.
Kitleler statlardan ve televizyonlardan büyük coşkular yaşar. Birçok insanın
ilgisini çeken bu durum, futbolun büyüsü olarak tanımlanır. Elbette futbol
büyülüdür, ama durum ve koşullara göre...
Ülkelerin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal durum bu eğlencenin biçimini
belirlemektedir. Yaşam kültürü açısından geri kalmış bir topluma sahip olan
ülkemizde futbolumuz da bundan direkt etkilenmekte, acı ve üzüntü üreten
eylemlerin aracı hâline getirilebilmektedir. Futbolun eğlence biçimi olarak
uygulanmasından ziyade şiddet biçimi olarak yaşanmasının temelinde bu durum
vardır. Bu oyunu kültürel bütünlüğünden koparıp sadece duygularıyla
anlamlandırmaya çalışan toplumlar, futbol üzerinden yaşadıklarını,
hissettiklerini abartabilmektedir. (...)
Oyundur özünde futbol. Eğlencenin kitlesel boyutta yaşanmasıdır. Savaş
koşullarında bile toplumsal bir aspirindir bu oyun.”[9]
Toparlarsak: Kapitalist sistemde burjuvazi bir yandan işçi sınıfını her gün
sömürebildiği kadar sömürürken, diğer yandan ertesi gün sömürüyü nasıl
arttırabileceğini, yani nasıl daha fazla kâr elde edebileceğini hesap etmeyi de
ihmal etmez. Kapitalizm özü itibariyle kâra dayalı bir sistemdir ve
kapitalistlerin bu düzen içerisinde gerçekleştirdikleri her faaliyetin temel
amaç ve nedeni kâr etmektir. Bu sanatta da böyledir, sporda da, bilimde de!
Kapitalistler gölgesini satamadıkları ağacı bile keserler! Kapitalizmde bilim
daha fazla kâr elde edebilmek; spor şovenizm ve pasifizm yaratmak; sanat ise
kitlelerin bilincini burjuva ideolojisiyle bulandırmak için kullanılır.
Bedensel bir faaliyet olan spor, kapitalist toplumda bambaşka amaçlara hizmet
etmektedir. Profesyonel spor müsabakaları işçi sınıfını hemen yanı başında
gerçekleşen bir felâkete dahi duyarsız hâle getirebiliyor. Bakın, Türkiye
Otomobil ve Motor Sporları Federasyonu (TOMSFED) başkanı, motor sporlarının
Türkiye’de nasıl da değerlendirilemeyen bir ekonomik pazar olduğunu anlatırken
neler diyor: “İlginçtir, Formula 1’i Türkiye’de izleyen seyirci sayısı çok ama
bunun farkında değiliz. Bir örnek vereyim: NTV’nin yaptığı bir araştırma,
Avustralya Grand Prix’sini sabahın altısında izleyen insan sayısının, İkinci
Düzce Depremi ile ilgili haberleri izleyenlerden daha fazla olduğunu
gösteriyor.”
Evleri başlarına yıkılırken, tepesine bombalar yağarken tüm olup bitenlere
karşı tepkisiz bir halk. İşte burjuvazinin istediği tam da budur! Bunu
sağlamanın en iyi yollarından biri de kitleleri profesyonel spor
müsabakalarının izleyiciliğine aşırı derecede bağımlı hâle getirmektir. Böylelikle
tüm dünyada profesyonel futbola olan ilgi tam bir çılgınlık boyutuna ulaşmış
bulunuyor.
Çünkü kapitalist sistem kitleler üzerindeki tahakkümünü yalnızca zora dayanarak
ilânihaye sürdüremez. Bu yüzden burjuvazi her zaman baskı araçlarından medet
ummaz; bazen de kitlelerin ağzına bir parmak bal çalarak ve onların tepkilerini
başka kanallara yönelterek, sistemin temellerini sarsacak devrimci bir
tehlikeyi engellemeye çalışır. Nitekim 36 yıl boyunca Portekiz halkını nasıl
yönettiği sorusuna faşist diktatör Salazar, “
İspanya’nın ünlü futbol kulübü Real Madrid’in yüz bin kişilik stadı da faşizmin
ürünüydü! Türkiye’de de faşizm futbolu aynı gerekçeyle kullandı. 60’lı
yıllardan beri kabaran dalganın etkisiyle politikleşen kitleleri pasifize etmek
için futbol zaten iyi bir araçtı. Ama toplumsal kurtuluş yerine futbolcu olup
paçayı kurtarma düşüncesinin yaygınlık kazanması esas olarak ‘80 sonrası döneme
denk düştü.[10]
VE TÜRK(İYE) FUTBOLU!
“Türk(iye) Futbolu” mu dediniz? Merve Erol’u dileyin o hâlde!
“Futbolun şiddetle ne kadar iç içe olduğu malûm. Bir sene içinde ceza almayan
kulüp, koltukları sökülmeyen stad yok gibi. Her türlü müsabakada tartışma ve
kavga artık vakayı adiyeden ama, mesela daha geçenlerde bir halı saha maçında
iki kişi birbirini bıçakladı.
Ankarasporlu Ediz’in Türkiye Kupası’nda Manisaspor’la yaptıkları maçta attığı
golden sonra yaptığı bozkurt işareti de, havanın nereden estiğini bir kez daha
gösteriyor bize. Sedat Peker’in nüfuzunu işlettiği takımları, oyuncuları zaten
iyi kötü biliyoruz...
Ve dönüp günlerdir konuşulan Trabzon’a bakıyoruz. Fatih Tekke’nin belinde
silahıyla İstanbul’a maça gelmesini hemen herkesin nasıl normal karşıladığını,
bu hareketin onun gibi bir ‘uşağın’ doğasında bulunduğunun söylendiğini
hatırlıyoruz (Hem İstanbul’un kapkaççı dolu olduğunu söyleyen Tekke ne yapsın?).
Yıllarca Trabzonspor başkanlığını yürüten Mehmet Ali Yılmaz da unutulur gibi
değil:
Oyuncusu Campbell’a ‘Elin Arabı’, ‘Yamyam’ diyen, sonra da pişkin pişkin “Ne
var yani, Arap değil mi?” diye kendini savunan Yılmaz’ın sözleri böylece yanına
kâr kaldı, ceza dahi almadı.
Sonuçta, bugünlerde hep dendiği gibi, iş Trabzon’la sınırlı değil. Lucescu’yu
da yıllar boyu futbol basınının saldırısına maruz bıraktık, ‘Çingeneliğini’
vurgulayarak, üstü başı dökülüyor diyerek. Aynı zamanlarda onunla kıyaslanıp
yere göğe konamayan Fatih Terim televizyonlara çıkıyor, ‘şu markalardan
giyiniyorum’ diye ‘imaj çalışması’ yapıyordu.”[11]
Eski bir futbolcu olan Kemalettin Şentürk’ün ifade ettiği noktanın görülmesi
gerek: “Anadolu’daki birçok futbol kulübü düne kadar MHP’liler veya
sempatizanlarınca yönetiliyordu.
Buna başkanlar, teknik direktörler, futbolcular... dahildir. AKP iktidarı
sonrası birçok Anadolu kulübü yüzünü AKP’ye dönmek durumunda kaldı. Dolayısıyla
da çok ciddi bir iktidar kavgası var...”
Evet, evet nasıl sunmaya ya da ambalajlamaya kalkışırsanız kalkışın; futbolun
toplumsal işlevi nihai kertede “milliyetçi + ırkçı bir şiddet + saldırganlık =
futbol” denklemindeki üzeredir!
Görülmesi, gösterilmesi gerek: “Kültür sanayisinin futbol sektörü amansız bir
rekabet, forma renklerinin hiyerarşisi ve ulus temsili ile her zamankinden daha
fazla ulus devlete olan sadakati ve duygusal aidiyeti üretmekte. Atılan her gol
yeni bir fetihtir; kazanılan her maç ulusun ispatı”dır![12]
Örneğin, “Hasan Cemal köşesinde, ‘futbol milliyetçisi’ olduğunu ‘itiraf’
ediyor, bu gerçeği de ‘Çünkü futbolu severim’ cümlesiyle gerekçelendiriyordu.
Yadırganacak bir şey yok, Cemal’in sözlerinde. İtiraf dememin nedeni, coşkulu
milli takım takibi serüveninin sonunda bir samimiyet buhranı üslubuyla bu
cümleye gelmiş olması. (...)
Hasan Cemal’in, ‘Ben futbol milliyetçisi miyim? Galiba öyle. Çünkü futbolu
seviyorum’ mantık silsilesinde kendini açık eden, samimi bir sevginin
milliyetçilik için meşru ve yeterli bir neden olduğu anlayışı. Abartılı gelebilir,
ama bu mantığın bizi sürükleyeceği bir dönemeç de Cemal’in kendini karşısında
konumlandırdığı azgın milliyetçiliğin ‘sevgi dayatması’, ‘Ya sev ya terk
et’çiliği maalesef.
Yazısını ‘Haydi bastır Türkiye!’ cümlesiyle bitiren Hasan Cemal, başka konularda
gösterdiği titizliği gerektirecek bir alanda olmadığını düşünüyor besbelli.
Futboldur, haktır.
Yunanistan-Türkiye arasında Türkiye milli takımının farklı galibiyetiyle sona
eren maça okurunu ısıtmaya çalışan çok satan dört spor gazetesinin manşetleri
savaş çığlıkları atıyordu. Fanatik ve Fotomaç, manşetlerinde Atatürk’ün
imzasını kullanarak haykırıyordu: ‘Muhtaç olduğunuz kudret, damarlarınızdaki
kanda mevcuttur.’ 12. Adam, ‘Ey Türk gençliği, birinci vazifen...’ düşürmüştü
logosunun üstüne. Fotospor’unsa asaletle filan kaybedecek vakti yoktu:
‘Atina’yı deleriz! Yorgo’yu öperiz!’
Kanın, asil ya da değil, damarda durduğu gibi durmadığını biliyoruz. Bu kan
çığırtkanlığının ergen oğlan çocuğu şımarıklığıyla ticari kazanca tahvil
edilmesinde son derece büyük bir tehlike görmüyor musunuz?
12. Adam’dan Hilmi Şahin, Birgün’ün sorusuna şöyle cevap vermiş: ‘Tek kelime
ile ticari. Çok taraftarı değilim ama Türkiye’de maalesef durum bu. Bu arz
talep meselesi. Türkiye’de konjonktür günlük değişiyor.’ Şahin’in sözlerinde,
hepimizin aşina olduğu bir savunma tiki görünüyor. Ben karşıyım ama maalesef
Türkiye böyle. Bir de, alan memnun satan memnun....”[13]
Ve nihayet aynı zamanda da mafyatik bir “yolsuzluk, şike, skandal” aygıtı
olarak futbol bu!
Bundan başka “ne” ise, futbola “güzellemeler” düzen(ler) her kim ise(ler), ne
olur “Avrupa Şampiyonası
“Terim’e rağmen, Türkiye’yi tutuyorum,” diyen Orhan Pamuk’a soralım örneğin...
Evet, evet Der Spiegel’de yayınlanan söyleşide şunları ifade eden Pamuk’a
soralım:
“Euro 2008 maçlarını tabii izleyeceğim. Ancak Türk takımı kaybettiği zaman
dayanamıyorum. Hevesim kırılıyor...
Takım tutkusu din gibidir. Nedeni niçini yoktur...
Portekiz diktatörü Salazar, ülkesini futbol yardımıyla da yönetmişti. Futbol
ona göre halkın afyonuydu. Bizde de böyle olsa sevinirdim. Ama burada futbol
afyon değil, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve otoriter düşünce üreten bir
makine gibi. Ayrıca galibiyetlerin değil, yenilgilerin milliyetçiliği
körüklediğini düşünüyorum...
Milli Takım Teknik Direktörü Fatih Terim bir ultra-milliyetçi olsa da, Avrupa
Şampiyonası’nda tabii ki Türkiye’yi tutuyorum, tıpkı sizin Alman milli takımını
tuttuğunuz gibi...”
2 Haziran 2008 12:39:01,
Ankara.
N O T L A R
[1] Antonio Salazar,
Portekiz diktatörü.
[2] Cevdet Doğan,
“Popüler Kültür ve Spor/Futbol”, Sosyoloji Notları, No:4-5, Nisan 2008, s.139.
[3] Rahşan İnal,
“Başka Futbol Mümkün (mü?)”, Radikal İki, 2 Temmuz 2006, s.7.
[4] Mustafa Kutlay,
“Şampiyonlar Ligi’nin Değeri 3.7 Milyar Euro”, Hürriyet, 20 Şubat 2008, s.12.
[5] Mehmet Arslan,
“Fener de Onlar Kadar Dev”, Hürriyet, 21 Aralık 2007, s.28.
[6] Işıl Özgentürk,
“Seks ve Futbol”, Cumhuriyet, 30 Mayıs 2006, s.20-8.
[7] Hakan Keysan,
“Futbol ve İktidar”, Evrensel, 14 Mart 2007, s.14.
[8] Hakan Keysan,
“Taraftar Şiddetinin Psiko-Sosyolojisi”, Evrensel, 14 Mart 2007, s.14.
[9] Hakan Keysan,
“Koşullar Savaşı Çağırıyor, Futbolu Değil”, Evrensel, 19 Aralık 2007, s.14.
[10] Suphi Koray,
“Profesyonel Spor: Kitlelerin Afyonu, Kapitalistlerin Bacasız Fabrikası”,
Marksist Tutum, No:16, Temmuz 2006.
[11] Merve Erol,
“Yeşil Sahaların Suikast Vadisi”, Radikal Cumartesi, 27 Ocak 2007, s.5.
[12] Fırat Aydınkaya,
“Dünya Kupası ve Irkçılık”, Ülkede Özgür Gündem, 21 Temmuz 2006, s.5.
[13] Yıldırım Türker,
“Rap Rap Geliyorlar!”, Radikal İki, 1 Nisan 2007, s.3.
odak-direnis.com