Devlet
Tarikatları Seviyor
DEVLETİN TARİKAT İLGİSİ
Cemaat-siyaset ilişkisi esas
olarak siyasi partiler üzerinden değil, devlet (belki de moda deyimle 'derin
devlet') üzerinden yürümektedir. Yazının girişinde verdiğimiz örneklerin de
gösterdiği gibi, cemaatleri aktif siyasete çeken, onlarla karşılıklı taviz
temelinde pazarlıklar yürüten esas güç partilerüstü devlet mekanizmalarıdır.
Devlet;
1) Birtakım tehlikeli ideolojilere karşı cemaatleri paratoner
olarak kullandı. Örneğin Soğuk Savaş döneminde komünizme karşı mücadelede
cemaatler, devletin bir nevi kitle tabanı işlevi görmüşler, cemaat üyeleri kimi
zaman gönüllü istihbaratçı, kimi zaman tetikçi rolünü bilerek oynamışlardır.
Aynı şekilde PKK'ya karşı da dini birtakım kalkanlar oluşturulmaya çalışıldığı
biliniyor.
2) Muhafazakâr kesimlerde öteden beri egemen olan 'devlete
itaat" çizgisini pekiştirdi. Buralardan sistem karşıtı hareketlerin boy
vermesinin önü alındı. Veya İslam'ın radikal yorumlarının hızı, yine ılımlı
cemaatler aracılığıyla kesildi.
3) Devlet, her şeye rağmen her cemaati
'potansiyel birer tehlike' olarak gördüğü için, bu ilişkiler sayesinde onlan
denetim altında tuttu.
4) Devletin -kimi durumda kendi
başlarına hareket eden bazı devlet görevlilerinin- birtakım yasalara uygun
olmayan faaliyetlerinde cemaatler örtü işlevi gördü.
'İslami şirketlerde' mürid öncelikle işçidir;
cemaatin şirketinde düşük ücretle,
sendikasız, kimi zaman sigortasız çalıştırılır.
Sonra pazarlamacıdır.
Nihayetinde müşteridir; cemaat ürünlerini o tüketir.
İHLASIN
DOĞUŞU
Devletin cemaatlerle ilişkileri el altından da olsa o
kadar içli dışlı olmuştur ki. bazı cemaatlerin yeni liderleri, tıpkı Rum ya da
Ermeni patriklerinin atanmasında olduğu gibi birtakım devlet kurumlarının
onayıyla belirlenmiştir. Bazı durumlarda devlet yeni cemaatlerin kurulmasına
destek olmuş, hatta bizzat kurdurmuştur. Örneğin Yeni Asya cemaati lideri Mehmet
Kutlular. 12 Eylül rejiminin işbirliği tekliflerini geri çevirdikleri için
Nurculuğun. Erzurumlu Mehmet Kırkıncı Hoca aracılığıyla, devletin baskısıyla
nasıl bölündüğünü açıkladı. Yine Kutlular. Fethullah Gülen'in de 'devlet
tarafından kullanılıp atıldığını' ileri sürdü.
Devletin en başarılı
operasyonlarından birinin Nakşibendiliğin Işıkçılık kolu olduğu söyleniyor.
Kuleli Askeri Lisesi'nde kimya öğretmenliğinden albay rütbesiyle emekli olan
Hüseyin Hilmi Işık. Necip Fazıl Kısakürek'in de mürşidi olan Abdülhakim
Arvasi'den şeyhliği devraldı. Işık, Suudi Arabistan'ın resmi mezhebi olan
Vehhabiliğe karşı düşmanca tavrıyla dikkati çekti. Onun 'Seadet-i Ebeddiye' adlı
ilmihali ve Vehhabilik karşıtı kitapları cemaat mensupları tarafından kapı kapı
dolaşılarak satıldı. İşık'ın damadı Dr. Enver Ören. cemaatin dünyevi işlerini
yüklendi. Önce Hakikat, ardından Türkiye gazetelerini çıkaran cemaatin önü 1970
sonlarına doğru birden açılmaya başladı.
Bir iddiaya göre Türkiye'de
Suudi esinli ve finansmanlı bir İslamcılığın yayılmasından endişe eden çevreler,
benzer hassasiyetteki Süleymancılara ek olarak emekli bir albayın başını çektiği
Işıkçılarla da temasa geçtiler. 12 Eylül'den sonra, rejime Türk-İslam Sentezi'ni
'resmi ideoloji' olarak armağan edecek olan bazı sağcı aydınlar Türkiye
gazetesinde önemli köşeler tutmaya başladılar.
Dr. Ören'in başarısı. Uzakdoğu ülkelerinden aparma işletmecilik ve pazarlama
yöntemlerini Türkiye'ye uyarlamasından, örneğin Türkiye gazetesini, tıpkı Japon
gazeteleri gibi. abone sistemiyle elden dağıttırmasından geliyordu. Fakat arada
çok önemli bir fark vardı: Japon gazeteleri dağıtıcılara para verirken, burada
cemaat üyeleri 'Allah rızası' için boğaz tokluğuna çalışıyor; hatta yakın
çevrelerini ne yapıp edip gazeteye abone ediyorlardı.
Zamanla bu
sistemden hareketle bir dizi ürün ve servis pazarlandı -ilginçtir İhlas'ın
ürettiği mal hemen hemen hiç yoktur, genellikle Uzakdoğu'da üretilen 'no name'
(markasız) ucuz malları ithal edip kendi markasıyla satmıştır. Ender ürünlerden
Kristal Kola'nın hikayesiyse ayrı bir olaydır- ve sonuçta ortaya İhlas Holding
adlı dev çıktı. Bir aile şirketi görünümündeki bu imparatorluk, cemaat
üyelerinin emek ve gayretleri sonucunda oluştu. Önce fedakârlık gösteren cemaat
mensupları, belli bir aşamadan sonra pastadan pay da almaya
başladılar.
İŞÇİ, PAZARLAMACI VE MÜŞTERİ
Modernleşme
süreciyle birlikte tarikatın varlığını güvence altına alması, var kalması ve
giderek güçlenmesi, diğer bir deyişle tarikatın kendisi, bir amaç halini aldı.
Bu hedeflere ulaşmanın yolu ise kurumsallaşmadan geçiyordu. Vakıflar, şirketler,
yayın organları kuruldu. Kurumsallaşma belirli bir hiyerarşiyi de beraberinde
getirdi. Ancak bu hiyerarşiyi dini konulara hakimiyet değil, daha çok
işletmecilik yeteneği belirtiyordu. Sonuçta ilim-hikmet sahiplerinin rolü
sembolikleşirken, laik eğitim kurumlarında modernliği öğrenmiş 'profesyonel
kadrolar" öne çıktı.Ucu 'holdingleşmeye varan bu kurumsallaşma sonucunda
şeyhler 'yönetim kurulu başkanı' oldu. Bunun yakın zamana kadar en parlak örneği
Dr. Ören'di. Örneğin İhlas Holding'in yanında Prof. Mahmut Esad Coşan'ın Server
Holdingi'nin ya da Haydar Baş'ın 'Baş Şirketler Grubu'nun lafı bile
edilmezdi.
Bütün bu yapılanmalarda sistem, cemaate gönüllü olarak
katılmış olan müridin bütün imkan ve potansiyellerinin sonuna kadar tüketilmesi
esasına dayanır. Öncelikle mürid işçidir: cemaatin şirketinde bir servisin veya
ürünün üretilmesinde düşük ücretle, sendikasız, kimi zaman sigortasız
çalıştırılır. İkinci olarak pazarlamacıdır; cemaatin bu mal veya hizmetini bıkıp
usanmadan satmaya çalışır. Son olarak müşteridir: cemaatin ürünlerini ilk ve en
çok o tüketir. Bütün bunları 'Allah rızası'nı. 'Efendi hazretleri' veya 'Abi'nin
takdirini kazanmak ve cemaatinin bekası için yapar.
Sonuçta ortaya bir dizi 'Allah Rızası A.Ş.' çıkar.
NTV MAG Mart 2001