DHKP: Önderimizi Yitirdik - 12 Ağustos 2008
Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Önderi Dursun Karataş şehit düşmüştür. DHKP'nin 39 sayılı, 11 Ağustos 2008 tarihinde yayınlanan bülteni:
KOMUTANIMIZ
ÖNDERİMİZ
DAYIMIZI YİTİRDİK
*Öğrettikleri İle
Savaşımızı Büyüterek Onu Selamlamayı Sürdüreceğiz!
*Onun devrimci yaşamı nezdinde
devrimcilik yeniden tanımlanacak!
Türkiye ve dünya
halklarının başı sağolsun. Bir büyük devrimciyi yitirdik. Acımız tarifsiz, kaybımız büyük;
komutanımız, önderimiz, Partimizin Genel Sekreteri Dursun Karataş yoldaşımız,
11 Ağustos sabaha karşı 05.00’te şehit düştü. 38 yıldır devrim için çarpan,
dünya halklarının kurtuluşuna, vatanımızın bağımsız, halkımızın özgür olmasına
adanmış bir yürek durdu. Son nefesini yoldaşlarının kolları arasında, dünya halklarına
ve kendi halkına karşı görevini yerine getirmiş bir önderin huzuruyla verdi.
Yoldaşlar!
Karanlıkta ışığımız, engebeli,
dolambaçlı ve sarp yollarda pusulamız, devrim yürüyüşümüzün usta kurmayı,
düşeni elinden tutup kaldıran, daha hızlı koşmayı öğreten, öğütleri,
talimatları ve politikalarıyla hep yanımızda olan Dayımızı yitirdik.
Bu yorgun, acılarla,
alçaklıklarla dolu ihtiyar dünyaya, 38 yıldır güzellikler resmeden ustayı,
Türkiye devriminin kılavuzunu yitirdik.
Bir kılavuzdu Dayımız.
Faşizmin karanlıklarında yolumuzu kaybetmeden, karşı-devrim fırtınalarında
savrulmadan, emperyalizmin bataklıklarında boğulmadan, kuşatmalarda yok olmadan
bugünlere geldiysek, bunu en başta onun kılavuzluğuna borçluyuz.
Önderimiz, yirminci yüzyılın
sonlarında artık çok sık rastlanmayan tarih yazdıran iradelerden biriydi.
Kızıldere’den bu yana devrim tarihini yazıyoruz. Tarih, hareketimize özel bir
yer ayırdı sayfalarında. Bu sayfaların her birinde, onun usta ellerinin imzası,
günün 24 saatinde devrim için işleyen beyninin damgası vardır. Tarihe görkemli
destanlar armağan eden, ihanetleri ezip geçen, kuşatmaları yaran, tüm dünyaya
sosyalizmin yenilmezliğini kanıtlayan, emperyalizmin amansız saldırıları
karşısında dahi anti-emperyalist mücadelenin ve enternasyonalizmin bayrağını
taşıyan bir hareket olduk onunla.
Onu ölümsüzlüğe uğurluyoruz
şimdi.
Hayır, biz ona, tarihsel, siyasal, sosyal temeli olmaksızın bir ölümsüzlük
atfediyor değiliz. O, 38 yıllık yaşamı boyunca adım adım ördü ölümsüzlüğünü.
Geride bizlere bıraktığı herşey, onun ölümsüzlüğünün kanıtıdır. En başta ve tek
başına, yaratılmasına kanını, canını, beynini, yüreğini koyduğu Partimiz ve
Cephemiz, onun ölümsüzlüğünün anıtıdır. Her satırıyla, her adımıyla bize
bıraktığı teorik ve pratik miras, onun ölümsüzlüğüdür.
Onsuz zor olacak biliyoruz.
Önümüze çıkan sorunları aşarken onun verdiği güç ve iradeden yoksun kalacağız.
Fakat onun yol göstericiliğinden hiç mahrum olmayacağız. Politikalarıyla,
yaşamıyla örneğimiz, önderimiz, kılavuzumuz olacaktır yine. Bundan böyle de
onunla sürdüreceğiz yürüyüşümüzü. 38 yıl boyunca yarattığı tüm değerlerle hep
yanıbaşımızda olmaya devam edecek.
Halkımız, yoldaşlarımız!
Önderimiz 10 yıldır kanser
tedavisi görüyordu. Bu savaşında da her zaman olduğu gibi güçlü ve iradiydi.
Hastalığı bir günde ortaya çıkmadı elbette. Ağır işkencelerin, uzun tutsaklık
yıllarının, onlarca kez girilen açlık grevlerinin, ölüm oruçlarında geçirilen
tüberkülozların, sürgün yıllarındaki zorlukların; kısacası, faşizmin ve
emperyalizmin baskı ve kuşatması altında geçirilen 38 yılın sonucuydu sağlığını
kaybetmesi. Tedavisi için gereken herşey yapıldı; fakat bilimin ve doğanın
sınırları vardı. O sınırlarda kaybettik onu. Tek bir gün bile, görevlerinden
geri kalmadı bu yıllar boyunca. Son 6 güne kadar da görevinin başındaydı. Kendi
ölümü dahil, her şeyi planladı.
Kadrolarımız, taraftarlarımız
ve halkımız emin olabilir ki; örgütümüz, tüm yönetim mekanizmalarıyla görevinin
başındadır ve onun öğrettikleri ile savaşmaya devam edecektir. Onun yaşamı,
bağımsız, demokratik, sosyalist Türkiye’ye adanmış bir yaşamdır. 38 yılı
devrime verilmiş bu yaşamın her saatini, her saniyesini belirleyen bu
adanmışlık olmuştur. Bu adanmışlık, bu dava adamlığı, bize her zaman hedefimizi
hatırlatan bir miras olarak önümüzde duracak. Bağımsız, Demokratik Sosyalist
Türkiye hedefinden hiç sapmadan devrim yürüyüşümüze devam edeceğiz.
Onun devrimci yaşamı
nezdinde devrimcilik yeniden tanımlanacaktır!
Önderimizi anlatmak, devrimci
hareketin tarihini anlatmaktır. Çünkü hareketimizin tarihinin her anında, her
aşamasında o vardır. Cüret, iddia ve iradeyle, tarihsel adımlarla, ilklerle,
devrimin ufkunu genişleten politikalar ve eylemlerle dolu bu tarihi anlatmak,
önderimize ve Türkiye halkına borcumuzdur. Fakat, bugünün dünyasında devrimciliğin,
sosyalistliğin bu kadar ağır ve sinsi saldırılar altında olduğu bir dönemde,
onun 38 yıllık devrimci yaşamı açısından en başta vurgulamamız gereken, onun
devrimcilik anlayışı ve devrimci yaşam tarzıdır.
Dursun Karataş, her anında
devrim için yaşamaktır! Onun şahsında, onun devrimci yaşamı önünde, DEVRİMCİLİK
YENİDEN TANIMLANMALIDIR. Önderimiz nezdinde somutlanan devrimcilik
anlayışı, devrimcilik ve sosyalistlik anlamında bir iddiası olan herkes için,
kendi devrimciliğinin muhasebesini yapabileceği tarihsel bir ölçü ve eşsiz bir
örnek sunmaktadır.
38 yıldır bu kavganın içinde
ve önündeydi. Bu 38 yıl, dünyamızın alt üst oluşlar yaşadığı, Türkiye
devriminin sayısız badireler atlattığı, ateş çemberlerinden geçtiği, büyük
bedellerin ödendiği yıllardır. O bütün bu dönemler boyunca hep ateş
hattındadır, her tarihsel dönüm noktasına damgasını vuran öngörülerin ve
politikaların sahibidir. Önderimiz, devrime inanç ve bağlılığını, yaşamında,
teorisinde, politikalarında somutlamasıyla, Marksizm-Leninizmi savunmaktaki
bilimsel ısrarı ve kararlılığıyla, düşman karşısında başeğmezliğiyle, kendine,
ideolojisine, halkına duyduğu sarsılmaz güveniyle, 24 saatini, kelimenin gerçek
anlamıyla devrime adamasıyla, her tarihsel dönüm noktasında ortaya koyduğu
güçlü iradesiyle, tüm devrimciler için, tüm dünya devrimcileri için örnek
alınması gereken bir yaşamın sahibidir. Ona önderlik sıfatını kazandıran da
bütün bu özellikleridir. Onun şahsında devrimcilik yeniden tanımlanmalıdır
derken, işte bu yaşamı koyuyoruz önümüze.
Düşünün ki, 38 yıllık
yaşamının tek bir anında bile düzeniçi bir yaşamı, statükosu olmamıştır.
Yasal, legal hiçbir yaşamı olmamıştır. Yurtdışında yaşamak zorunda kaldığı
yıllar boyunca da tek bir gün, tek bir saat dahi, legal, yasal, ya da icazet
altında bir yaşamı olmamıştır. Hastalığının tedavisi de bu koşullarda, tek bir
yasal kimliği olmaksızın sürdürülmüştür. Geçmişin cazip şöhretleri, tek
meziyetleri “eski”likleri olan “önderleri”gibi, hiçbir zaman düzen içinde bir
yer edinmedi kendine. Yaşamı boyunca düzenden hiçbir beklentisi olmadı. Bir
adresi ve halkından başka bir sığınağı olmadı onun. Oligarşi onun hakkında
sayısız spekülasyonlar üretirken, kontrgerillanın psikolojik savaşının zehir
saçan okları her zaman ona yöneltilmişken, o, iradesi, inanç ve coşkusuyla, hiç
eksilmeyen devrim heyecanıyla hep görevlerinin başındaydı. Devrimci yaşamı
boyunca reformist tek bir eğilim, devrimci stratejiden tek bir sapma
göstermedi.
Teslim olmuşların,
yılgınların, yenilmişlerin hala ortada “önder” olarak gezebildiği bir ülkede,
önderimizin yaşamı devrimci liderliğin ne olduğunu da anlatıyor herkese.
Onu tek bir özelliğiyle
anlatmak ve tanımlamak, veya önderlik misyonunu sadece teorik, politik veya
askeri boyutla sınırlandırmak, onu eksik anlatmaktır. Mahirler’in soyundandı o.
Stratejisi de, çalışma tarzı da, yaşamı ve liderlik anlayışı da,
Marksist-Leninist bakış açısından süzülüp gelmişti. Masa başında ahkam kesip,
sosyalistlik taslayıp, düzen içinde yaşayanların tarzı, ondan fersah fersah
uzaktı. Yaşamının hiçbir döneminde bir “masa başı” devrimcisi olmadı. Yaşamının
hiçbir döneminde halkından kopmadı. Hayatı ve mücadeleyi tüm yönleriyle
kavrayan bir önder oldu.
O, komutan’dır. O, halk
önderi’dir. Militan ve savaşçı’dır. O, politika üreten’dir...
Komutanlığı, halk önderliği,
militanlığı ilmek ilmek örülmüştür yıllar boyunca. Lise yıllarından itibaren
anti-faşist mücadelede ön saflarda tanıdı onu yoldaşları. Sonra onu tüm
İstanbul gençliği tanımaya başladı; Üniversitelerde, yurtlarda, faşist
işgallerin kırılmasında, gençliğin anti-faşist, anti-emperyalist eylemlerinde,
akademik mücadelesinde hem bir militan, hem bir yönetici olarak vardı artık.
Aynı dönemde gecekondu mahallelerindeki halk toplantılarında, yıkımlara karşı
direnişlerde halkın diğer kesimleri de tanıdı onu. Yeni bir devrimci hareketi
kurma cüreti ve iradesiyle tüm Türkiye Solu’nun tanıdığı bir önder oldu. Herkes
onu bu döneminde “partiyi kuracağız, devrimi gerçekleştireceğiz, hiçbir güç
bize engel olamayacak” diyen iradenin sahibi olarak gördü.
12 Eylül cuntasının zulmü
karşısında teslimiyetin, boyun eğmenin, statükoculuğun teorileri yapılırken, O,
“Cunta 45 milyon halkı teslim alamayacak” cümlesinde özetlediği direniş
çizgisinin ve bu yıllar boyunca direniş destanları yazılmasının önderliğini
üstlendi. Tarihimize bir onur sayfası olarak geçen 1984 Ölüm Orucunun önderi,
kurmayı olduğu kadar, 75 gün süren açlığın koynunda ölüme yürüyüşün
savaşçılarından biri oldu. O, önderliğin gerektiğinde ölümün üzerine de en önde
yürümek olduğunu tarihe yazanlardandı.
Sosyalizmi inkarın, devrimden
vazgeçmenin, legal particiliğin revaçta olduğu yıllarda “Dünyayı bir kez de
Türkiye’den sarsacağız” haykırışına sesini verendir. Sosyalist sistemin
yıkıldığı, emperyalizmin zaferini ilan ettiği yıllarda, sosyalizm bayrağını
daha yükseklere kaldırmanın, tüm karamsarlıklara, yılgınlıklara,
inançsızlıklara “sosyalizmin sorunlarının çözümü sosyalizmdedir” diyen
bilimsellikle set çekendir. Bayrağımızı onurla yükseklerde dalgalandıranlar,
seslerini ve sözlerini ondan aldılar.
Direnmek, sorun çözmek ve savaşmak;
denilebilir ki, bütün yaşamı bunlarla doludur. Önderimiz, dünya ve ülkemiz
solunda sadece “ileri kadroların” yapabileceği bir eylem türü olarak görülen
ölüm oruçlarını ve daha genel anlamda kahramanlıkları kitleselleştiren yolu açandır.
En sıradan olanın en büyük kahramanlıklara aday olmasını mümkün kılandır.
Sıradan, sade ve fakat istekli; onun kadrosunda öncelikle bunlar olmalıydı.
İstek varsa, gerisi halledilebilirdi. Ve öyle de olmuştur.
Önderimizin, tüm kadrolara,
savaşçılara, taraftarlarımıza kazandırmaya çalıştığı inancın içeriği ve tanımı
nettir. Onun tanımıyla, inanç, bilgi ve gerçeğin birleştiği bir duygu
yoğunluğudur. Bu inanç, soyut ve ajitatif değildir. Yüzeysel değildir.
Dönemsel hiç değildir. Bu inanç, her insanımızın kendini devrime adamasını ve
devrim için gerekeni yapma gücünü kendinde bulabilmesini sağlayan bir inançtır.
Devrimin, devrimci eylemin, direniş destanlarının “süper insanların” değil,
inanmış insanların işi olduğunu vurguladı her zaman. Herkes “ben bunu
yapabilirim” diyebilmeliydi. O, insanlarımızda işte bu inancı ve güveni
yaratmıştır. Faşizmin kuşattığı üslerinde teslim olmayı reddederek “asıl siz
teslim olun” diyen, kurşun yağmurları altında tilililerle direnen, inançlarını
duvarlara kanlarıyla yazan kadro ve savaşçıları yaratmıştır. Zulmü
durdurabilmek için bedenlerini tutuşturan direnişçileri yaratmıştır. Bu
kararlılık, bu coşku, bu irade, bu cüret ve bu fedakarlık, onun önderliğiyle
şekillendi. Her biri devrim tarihimizin destanları olan bu direnişlerin orta
yerinde hep aynı slogan duyuldu: “Yaşasın Önderimiz Dursun Karataş!”
Kardeşler, yoldaşlar,
halkımız! Onun adı bu ülkenin semalarında, bu topraklarda boy verecek tüm
isyanlarda, her devrimcinin yüreğinde yankılanmaya devam edecek.
Dursun Karataş, devrim için
yaşanmış bir hayatın adıdır
Dursun Karataş yoldaşımız, 25
Mart 1952’de Elazığ’ın Kürdemlik (Cevizdere) köyünde doğdu. Ailesi, emekçi bir
Kürt ailesiydi. Devrimci düşünceye 1970 öncesinde sempati duymaya başladı. Lise
yıllarında birçoğu daha sonra Devrimci Sol içerisinde yer alacak olan bir
gruptular.
1970’de İstanbul Üniversitesi
Orman Fakültesi’ni kazanarak İstanbul’a geldi. Bu yıllar, Türkiye devriminin
yolunun çizildiği, revizyonist, reformist geleneklerin aşıldığı, statükoların
kırıldığı, yeni saflaşmaların yaşandığı yıllardır. İşte bu saflaşmada
yoldaşımız da yerini Mahirler’in ihtilalci çizgisinden yana belirledi. Artık
bir THKP-C sempatizanıdır.
30 Mart 1972’de Kızıldere’de
Mahirler’in fiziken yok edilmesinin ardından, Mahirler’i, THKP-C’yi savunup
sahiplenen büyük bir gençlik potansiyeli çıktı ortaya. THKP-C çizgisini savunan
bir Dev-Genç militanı olarak Dursun Karataş yoldaşımız da, gerek İstanbul’da,
gerekse de Elazığ’da bu sahiplenme tavrının geliştirilmesinde aktif bir rol oynuyordu.
Yoldaşımız ilk kez 1974’te,
Elazığ’da, oligarşik diktatörlüğün Kıbrıs’ı işgalini protesto etmek için
duvarlara “Bağımsız Kıbrıs” sloganını yazarken gözaltına alındı. Daha
sonra Devrimci Sol Merkez Komitesi’nde yeralacak olan Niyazi Aydın’la
birlikteydiler bu eylemde. Onu sonraki devrimci gelişimi içinde kah bir okulun
önünde kitlenin güvenliğini alırken, kah Kocamustafapaşa barikatlarında
dövüşürken görecekti yoldaşları. Ve bunların gösterdiği gibi, onun önderliği
hayatın içinde adım adım kazanılmış bir önderliktir. Hep söylendiği gibi, önderler
atanmazlar önderlik kazanılır. Bu sıfata sahip olmak, hayatın içinde
yüzlerce düşünceyi, davranış biçimini sabır ve kararlılıkla geliştirip, ortaya
tarih yazan bir devrimci çıkarmaktır. Yoldaşımızın yaptığı gibi...
İstanbul öğrenci gençliğinin
akademik demokratik mücadelesini ve anti-faşist, anti-emperyalist tavrını
örgütlü bir güce dönüştürecek olan İYÖKD’ün (İstanbul Yüksek Öğrenim Kültür
Derneği’nin) kuruluş ve mücadele süreci, aynı zamanda Dursun Karataş yoldaşımızın
İstanbul devrimci gençliğinin önderi konumuna yükselmesi sürecidir. Yönetici
özelliği ve militan yapısıyla hem güven duyulan, hem önerilerine, düşüncelerine
kulak verilen bir isimdir artık. “Dayı” diye anılmaya başlanması da bu
sürece denk gelir. Gerek İYÖKD’de, gerekse de kaldığı Elazığ Yurdunda bir çok
yeğeni vardır ve onlar doğal olarak Dayı demektedirler yoldaşımıza. Ama bu
hitap giderek yaygınlaşır ve onun adının önüne geçer. Dayı kelimesi, artık onun
nezdinde bir hısımlık değil, kelime anlamının ötesinde yoldaşlığı, ona duyulan
saygıyı, güveni ifade eden bir sıfata dönüşecektir. Dayı, her koşulda sırtını
yaslayabileceğin, her koşulda güvenebileceğin ve gösterdiği hedefe gözü kapalı
gidebileceğin bir simge isimdir artık.
THKP-C’nin bir geleceğinin
olup olmayacağı, tarihin o günkü sorusudur:
Cevap Dursun Karataş’tır!
THKP-C’yi büyük bir içtenlikle
sahiplenen Dev-Gençlilerin gelişen mücadelesi, yeni örgütlenmeleri
gerektirmektedir. Dursun Karataş yoldaşımızın önderliğinde şekillenen Kurtuluş
Grubu, o gün bu ihtiyaca cevap vermeye yönelik atılan adımlardan biridir.
Karataş, bu grubun oluşumundan itibaren, İstanbul’da sadece gençlik içinde
değil, hayatın her alanında yürütülen anti-faşist mücadelenin önderi konumuna
yükseldi. Dev-Gençliler artık hayatın her alanında grevlerde, gecekondu
direnişlerinde, memurların, yer yer köylülerin eylemlerinde aktif olarak yer
alıp bu mücadeleyi yönlendirmeye çalışırken, yoldaşımız, tüm bu eylemlerin,
faaliyetlerin örgütleyicisi, önderi, bizzat pratikte uygulayıcısı olarak
giderek yetkinleşmeye, olgunlaşmaya, siyaset ve yönetme sanatını öğrenmeye
başladı.
Ülkenin dört bir yanında
mücadele eden Dev-Gençlilerin, THKP-C potansiyelinin birleşmesi, tüm
militanların ortak arzusuydu. Mücadelenin ihtiyaçları da böyle bir örgütlenmeyi
gerektiriyordu. İşte bu çerçevede 1977’de Dursun Karataş ve beraberindeki
yoldaşlarının da içinde yeralmasıyla Devrimci Yol oluşturuldu. Devrimci Yol
Bildirgesi etrafında birleşilirken amaç, THKP-C çizgisi doğrultusunda ideolojik
netliğin sağlanması ve partinin yaratılmasıydı. Ancak Devrimci Yol, bu
hedeflerin platformu olamadı. Çünkü bu yapı içindeki Ankara hizbi, THKP-C’ye
sahip çıkıyor görünürken, pratikte buna uygun örgütlenmelere yönelmiyor,
kadrolara kendi sağcı anlayışlarını empoze ederek partiyi değil fakat kendi
hizip örgütlenmelerini gerçekleştiriyordu. Bu süreçte, Dursun Karataş
tarafından Ankara hizbi yöneticilerine gerek çeşitli yazılarına, gerekse de
pratiklerine yönelik yapılan eleştiriler, çoğunlukla geçiştirildi, sürecin
tartışılması yerine Dursun Karataş nezdinde İstanbul’daki militan devrimci
örgütlenmeyi tasfiye hesapları yapıldı. THKP-C ideolojisinin ve devrimci
örgütlenmenin tasfiyesine izin verilemezdi. Tasfiyeciler, tasfiye edilmeliydi.
İşte o anda yoldaşımız Dursun Karataş’ın aldığı karar, ülkemiz devrim tarihinin
en önemli kararlarından biri olurken, onun, onyıllar boyu Türkiye devrimine
damgasını vuran tarihsel rolünü de belirlemiş oluyordu. THKP-C ideolojisinin
sürdürülmesi ve partinin yeniden yaratılması görevi artık başkalarına
bırakılamazdı. Dursun Karataş yoldaşımız, işte o tarihsel kesitte, bu ağır yükü
omuzladı.
Onun belirleyici inisiyatifi
ve önderliğiyle, THKP-C’yi savunan kadrolar, 1978’de Devrimci Yol
tasfiyeciliğini mahkum ederek Devrimci Sol’u kurdular.
Artık ülkemiz sınıflar
mücadelesinde yeni bir siyasi hareket vardı.
Bu siyasi hareket, devrim
mücadelesini THKP-C çizgisinde geliştirerek, önüne partiyi yaratma hedefini
koyarak, anti-faşist anti-emperyalist mücadelede Kızıldere manifestosunun
yolunu izleyerek, yeni gelenekler yaratacak, kısa sürede dosta da düşmana da
kendini kabul ettirecekti.
Türkiye devrim tarihinde, kısa
sürede bu kadar hızlı bir gelişim sağlamış, kendi ayakları üzerinde durarak
böylesine kökleşmiş ve kalıcılaşmış bir başka “ayrılık” yoktur. Dursun
Karataş yoldaşımızın önderliği, bu devrimci ayrılığı gerçekleştirecek
cüretinde, siyasi kavrayışı ve öngörüsünde, yeni bir hareketi örgütlemekteki
ustalığındadır. Onun önderliğini, kazanılmış bir önderlik yapan belirleyici
süreçlerden biri de budur.
Dursun Karataş olmak, bir
hareketi “Umudun Adı” haline getirebilmektir.
Devrimci Sol’un siyasi arenaya
çıktığı 1978 yılı, resmi ve sivil faşist terörün alabildiğine boyutlandığı bir
dönemdi. Devrimci Sol’un kuruluşundan kısa bir süre sonra da sıkıyönetim ilan
edilecek ve hareket, örgütlenmesini bu koşullar altında gerçekleştirmek zorunda
kalacaktı. İşte bu zorlu koşullarda, onun önderliğinde revizyonizmle,
oportünizmle, THKP-C çizgisindeki sağ ve sol sapmalarla araya kalın çizgiler
konuldu. Ki yoldaşımızın, Dayımızın en önemli özelliklerinden biridir bu.
Yaşamı boyunca, ayrım çizgileri hep net ve kalın olmuştur. Onda hiçbir konuda
muğlaklık yoktur. Devrimci çizgiyi belirsizleştiren her düşüncenin, her
pratiğin düşmanı olmuştur.
Faşist teröre karşı onun
önderliğinde şekillenen militan devrimci çizgi de bunun bir ifadesiydi.
Revizyonizmin, oportünizmin faşist teröre karşı pasifizmi örgütlediği,
provokasyon teorileriyle şehirlerin, alanların faşist teröre teslim edildiği
koşullarda, Devrimci Sol, misilleme eylemleri, hesap soran ve faşist terörü
caydırmayı hedefleyen militan bir çizgiyle anti-faşist mücadelenin önderi
konumuna yükseliyor, resmi devlet terörü karşısında da, doğrudan devlet
kurumlarına yönelik eylem çizgisiyle solda yeni bir anlayışı geliştiriyordu.
Devrimci Sol pratiğinin en temel özelliği olarak öne çıkan bu cüret, kuşku yok
ki, herşeyden ve herkesten önce önderliğimizin siyasi cüretiydi. Onun
önderliğindeki Devrimci Sol ve DHKP-C, tüm tarihsel süreçlerde cüretiyle
anılmıştır. Cüret, devrim ve iktidar iddiamızdan ayrı değildi ve önder
yoldaşımız, tüm yaşamı boyunca, kadroları bu iddiayla donatmaya çalıştı.
Yaklaşık iki yıl gibi kısa bir
süreçte Devrimci Sol, ülkemizin sayılı siyasi hareketlerinden biri haline gelip
kitleler nezdinde bir umut yaratmaya, pratiğiyle sola yön vermeye başlarken,
ülkemiz 12 Eylül 1980 faşist darbesiyle yeni bir sürece girdi.
Herkes ve herşey, bir kez
daha sınanacaktı. Tarih, teorileri, stratejileri ve liderleri, önderleri
sınavdan geçirecekti bir kez daha. Kimileri ricat kararı alıp, kimileri de
mülteciliği seçerek mücadele alanını terkederken, Devrimci Sol, cuntaya karşı
direniş kararı aldı. “Amerikancı Faşist Cunta 45 Milyon Halkı Teslim Alamaz”
başlıklı bildiri, cunta karşısındaki direniş kararlılığımızın somut ve güçlü
bir ifadesiydi. Bu tarihsel bildiri önder yoldaşımızın kaleminden çıkmıştı ve
bu bildirideki kararlılık, cunta yılları boyunca Devrimci Sol kadrolarının,
militanlarının halka karşı sorumluluk ve direniş manifestosu olacaktı.
Önder yoldaşımız, cuntaya
karşı savaşın daha ilk döneminde tutsak düştü. Dışarıda mücadele, onun
şekillendirdiği anlayış temelinde sürdürülürken, o artık mücadelenin yeni bir
cephesindeydi. Ve hapishaneler cephesinde de, 12 Eylül cuntasına karşı direniş
politikalarının oluşturulmasında, direnişlerin fiilen örgütlenmesinde önderlik
misyonunu sürdürdü. Türkiye hapishaneleri onun önderliğinde başeğmez bir
direniş pratiğine, büyük kahramanlıklara tanık oldu. Bir çok siyasi hareketin
anlı şanlı yöneticileri, tüm teorik birikimlerini(!), direnmemenin teorisini
yapmak için kullanırken, o yoldaşlarıyla birlikte direnişin teorisini ve pratiğini
geliştiriyordu. 1984’te Tek Tip Elbise dayatmasına karşı
başlatılan Ölüm Orucu, bu direnişin doruk noktalarından biridir ve o dorukta,
yine önder yoldaşımız vardır. Açıklanan ilk ölüm orucu ekibinde, yani savaşın
en ön mevzisinde yoldaşlarıyla ölüme yatanların içindedir. 75 gün süren ölüm
orucunun sonunda, üç Devrimci Sol kadrosu (ve TİKB’den bir siper yoldaşımız)
şehit verilmiş, Dayı ve diğer direnişçiler bir deri bir kemik kalmış ve fakat
tarihe, Türkiye devrimi için ilklerden biri olan bir direniş yazılmıştır.
Bir hareketi umudun adı
haline getiren destan, onun önderliğinde sayfa sayfa büyüyordu işte.
Yoldaşımız Dursun Karataş’ın
önderlik tarihi, onun “ilk”lerin öğretmeni, komutanı olduğunu gösterir bize.
Faşist Teröre Karşı Silahlı Mücadele Ekipleri’nden Silahlı Devrimci
Birlikler’e, ölüm oruçlarından oligarşinin kürsülerindeki Savunma’ya, kuşatılan
üslerdeki “teslim olmama” geleneğine uzanan tarihte, ilk’lerin politik ve
fiili önderidir.
15 Mart 1982’de başlayan 1453
devrimcinin yargılandığı Devrimci Sol Ana Davası da bu ilklerden biridir
ve tarihseldir. Yoldaşımızın bu mahkemede tüm oligarşik düzeni itham eden
görüntüleri, bu davanın siyasal özeti olarak tarihi bir simge gibidir ve o
simge, kolektif bir çalışmanın ürünü olan ve onun da her satırına emeğini
kattığı “HAKLIYIZ KAZANACAĞIZ” başlıklı savunmayla bütünleşmiştir. O,
1753 sayfalık Haklıyız Kazanacağız başlıklı savunmayla kürsüye çıktığında,
herkes o anın tarihsel bir an olduğunun farkındaydı. Orada, Türkiye devriminin
yolu bir kez daha açıklandı, devrim iddiası halkımız ve tarih önünde
pekiştirildi. İddianın ve kararlılığın altındaki ilk imza, onundu.
Önder yoldaşımız, 1989
Ekiminde bir özgürlük eylemiyle tutsaklığına son verdi ve sıcak mücadele içinde
yeniden görevlerinin başına geçti. Dayı, Devrimci Sol Davası’nda okunmak üzere
bir dilekçe bırakmıştı hapishaneden giderken, şöyle diyordu orada: “Özgürlük
kimseye bahşedilmez, kazanılır. Biz özgürlüğü kazanma savaşının içinde
olacağız.” Firarın hemen ardından oligarşi “vur” emirleri çıkardı hakkında.
Fakat o vur emirleriyle aranırken, ülkede yeni bir atılım sürecinin
hazırlıklarıyla meşguldü.
Şehitlikler ve ihanetler
arasında ilk hedefimize -Partiye- ulaşırken,
kılavuzumuz oydu yine
Yoldaşımızın hareketimize
fiilen önderlik yapmaya başlamasıyla “Yolun neresindeyiz?” sorusuna cevap
bulmak üzere değerlendirmeler yapıldı, yeni kararlar alındı ve onun
önderliğinde, tarihimize “Atılım süreci” olarak geçen süreç başlatıldı. “Daha
hızlı koşmalıyız” şiarıyla başlatılan bu sürecin, dünya ölçeğinde politik
bir önemi ve etkisi oldu; ülkemizde yayılan reformizme, derinleşen legalizm
bataklığına karşın silahlı mücadele yükseltiliyor, tüm dünyada karşı-devrim
rüzgarları eserken sosyalizm bayrağı daha yukarı kaldırılıyordu. Emperyalizmin
estirdiği karşı-devrim rüzgarı, işbirlikçi faşist diktatörlüklerle uzlaşma
modası, karşısında Türkiye Marksist-Leninist hareketini buldu. O hareketin
önderinin adı, Dursun Karataş’tı. O, emperyalizme karşı dünya çapında önemi
olan bu ideolojik direnişin ve devrimde ısrarın temsilcisi olarak bu dönemden
itibaren emperyalizmin ve oligarşinin daha fazla hedefi haline gelecekti.
Silahlı mücadeleyi
yükselttiğimiz ve yaygınlaştırdığımız, halkın adalet özlemlerine cevap
olduğumuz yaklaşık 2,5 yıllık bir süreçte Hareketimiz, “partinin
arifesindeyiz” diyebileceği bir noktaya geldi.
Bu süreçte büyük bedeller de
ödedik. 12 Temmuz 1991 ve 16-17 Nisan 1992’de gelişen operasyonlarda Niyazi
Aydın, Sinan Kukul, ve önderimizin eşi Sabahat Karataş gibi Merkez
Komite üyelerimizi şehit verdik. Bunlar büyük kayıplardı bizim için. Bu
operasyonlarda kendisi de tehlikelerle yüzyüze kalan önder yoldaşımız,
görevlerini kararlılıkla sürdürerek, katliamlar sonrasında oluşabilecek her
türlü olumsuzluğun karşısına çıkarak, kadro ve savaşçılarımıza savaş
gerçeğini yeniden kavratarak, hareketimizi daha güçlü bir şekilde ayağa
kaldırmayı bildi.
Hareketimiz onun önderliğinde
gelişimini sürdürürken, 13 Eylül 1992’de, yurtdışındaki merkezi üssümüzde,
darbeci bir ihanet çetesi, önderimize alçakça saldırıp, onu tutsak ettiler.
Tarih bir kez daha sınıyordu
onu. Ve o bir kez daha önderlik vasfını gösterecek, iradesiyle, öngörüleriyle
bu ihanetin aşılmasını, hareketimizin devrim yürüyüşüne kaldığı yerden devam
edebilmesini sağlayacaktı. Alçaklık, çürümüş aktörleriyle birlikte tarihin
çöplüğüne atılırken, o, hiçbir darbenin teslim alamadığı ve kirletemediği bir
devrimci önderlik olarak tarihsel yerini, misyonunu pekiştiriyordu. Önderlik,
artık daha güçlü, önderlik bilinci daha açıktı.
Hareketimizde ağır tahribatlar
yaratan darbe ihaneti onun önderliğinde altedilip, hemen her şey yeniden
yaratılarak, yürüyüşümüz sürdürüldü. Onun güçlü iradesi, şaşmaz öngörüsü ve
isabetli politik kararları, işte bu süreçte önümüze partileşme görevini koydu.
Bu görevi yerine getirmek için,
hareketimizin önder kadrolarının katılımıyla, 30 Mart 1994’te Devrimci Halk
Kurtuluş Partisi Kuruluş Kongresi toplandı. Devrimci Sol, kongrede devrim
yürüyüşünü Devrimci Halk Kurtuluş Partisi (DHKP) olarak sürdürme kararı aldı ve
yoldaşımız Dursun Karataş, DHKP Genel Sekreteri olarak seçildi.
Şehitlikler ve ihanetler arasında bizi ilk hedefimize, Partiye ulaştıran
önderimiz olarak bu görev, bu onur tartışmasız olarak onundu elbette.
Yoldaşımız 14 yıldır bu görevdeydi ve son anına kadar da bu görevini sürdürdü.
Önderimizi de şehitler
kervanına kattık;
Onun adı artık bizim andımız,
mirasımız, bayrağımızdır.
Komutanımız, önderimiz,
dayımız, oligarşinin mahkemelerindeki konuşmalarından birinde şöyle diyordu: “Bu
savaş sınıflar savaşıdır. Düşman sınıflar altedilinceye kadar sürecektir. Bu
amaçla savaşan Devrimci Solun bir savaşçısı olmaktan şeref duyuyorum .... Çünkü
Devrimci Sol ülkenin geleceği ve halklarımızın kurtuluş bayrağıdır.”
Bu bayrağın adı, umudun adı,
1994’ten itibaren DHKP-C oldu. Umudun adı, önder yoldaşımızla özdeşleşti.
Savaşımız, önder yoldaşımızın dört kelimede özetlediği gibi, düşman
sınıflar altedilinceye kadar sürecek.
Partimizin kuruluşundan bu
yana, oligarşik diktatörlüğü sarsan eylemlerde, 1996 ve 2000-2007 ölüm orucu
direnişlerinde, yoksul gecekondu halkının örgütlenmesinde ve mücadelelerinde,
işçinin, köylünün, memurun mücadelesinde, gerillanın ülkemizin dağlarında
attığı her adımda, onun emeği, inancı, coşkusu vardı. Çünkü o hayatın hep
içindeydi. O, hayatı her yanıyla örgütleyendi. Onun için küçük büyük sorun
ayrımı yoktu. Devrime dair her şey, küçük ya da büyük, onun ilgi alanındaydı.
Kitle mücadeleleri
ilerleyebilir veya gerileyebilir, hareket şu ya da bu alanda darbeler alabilir;
ama önder yoldaşımızın umudu ve inancı hiç eksilmez. Hep daha fazlasını
yapabileceğimize inanmış, onu teşvik etmiştir. Bu inancının sonucundadır ki,
bir çok kişinin, olmaz, yapılamaz diye düşündüğü şeyler, onun iradi
müdahaleleriyle olabilir, yapılabilir hale gelmiştir. Büyük direnişleri
yaratmıştır bu inanç. Ve büyük kahramanları ortaya çıkartmıştır. Ülkemiz ve
dünyanın yakın tarihinin en büyük ve sarsıcı direnişi olan 2000-2007 Büyük
Direnişini göz önüne getirmek yeter bunu görmek için. Alnına kızıl bantlarını
bağlayıp and içen direnişçilerin son sözü ve bedenlerini tutuşturup ateş
çemberine giren feda savaşçılarının ilk sözü hep aynıdır: “Yaşasın Önderimiz
Dursun Karataş!”.
Önderimiz hep yaşayacak!
Onu katletmek için onyıllarca
yanıp tutuştu emperyalizm ve oligarşi. Katledemediler.
Şimdi ölmesine de bir saniye
olsun sevinemeyecekler.
Düşmanımızı sevindirmeyecek,
dostlarımızı, halkımızı üzmeyeceğiz.
Halkımız!
Bir oğlunuzu kaybettiniz,
hiçbir koşulda teslim alınamayan yiğit bir komutanınızı, 38 yıldır her koşulda
umudunuzu diri tutan, çözümler sunan bir öğretmeninizi kaybettiniz. Biz,
Devrimci Halk Kurtuluş Partisi ve Cephesi’nin onun yetiştirdiği kadroları,
savaşçıları, taraftarları olarak huzurunuzda söz veriyoruz ki, oğlunuzun,
komutanınızın, öğretmeninizin kaybını hissettirmeyeceğiz size. Onun gösterdiği
yolda, kavgamızı zafere kadar sürdüreceğiz. Onun, uğruna hayatını verdiği
hedeflerinden biri Halkın Devrimci İktidarı’ydı. Temelleri, bizzat onun
tarafından atılan Halkın İktidarı bu topraklarda er geç kurulacak. Bunu
birlikte başaracağız.
Yoldaşlar!
Dayımız artık başımızda değil;
o artık elimizde bayrağımızdır. O bizden şimdi, büyük bir metanet göstermemizi,
büyük bir irade gücüyle devrimi ve örgütü daha çok sahiplenmemizi istiyor. Son
günlerine kadar görevlerinin başında olması, bize bıraktığı en son vasiyetidir;
tüm Parti-Cephe kadroları olarak, onun bıraktığı boşluğu doldurabilmek için,
tek bir anımızı boşa geçirmeden devrimi ve örgütü sahiplenmeli, devrimin
görevlerini daha büyük bir azim ve coşkuyla omuzlamalıyız. Bu önderimizin son isteği,
önderini şehit vermiş bir devrimin kadrolardan ilk beklediğidir.
Türkiye ve Dünya Halkları!
Devrime onsuz, ama onunla
yürüyeceğiz!
Dayımızı kaybettik. Acımız ve
kaybımız büyük. İnancımız, kararlılığımız ve bugün üstlendiğimiz sorumluluk,
acımızdan da büyük. Onun 1970’ler Türkiyesinde yükselen THKP-C’yi
yaşatacak, partiyi yeniden yaratacak ve devrime yürüyeceğiz diyen sesi,
geleceği müjdeleyen bir sesti. Müjdeyi aldık, onu izledik. Onun cuntalar,
darbeler karşısındaki “Cunta 45 milyon halkı yenemeyecek” diyen sesi,
yenilmezliğimizin ilanıydı. Yenilmezliğimiz tarih önünde kanıtlandı.
Revizyonist yönetimler bir bir yıkılırken, “Sosyalizmin sorunlarının çözümü
sosyalizmdedir” diyen sesi, tarihsel akışın şaşmaz doğrultusuna işaret
ediyordu. O doğrultuda yürümeye devam edeceğiz. Onsuz ama onunla
yürüyeceğiz. Susturulamayan ve dalga dalga yayılmaya devam eden onun
sesidir. Onun sesiyle konuşmaya devam edeceğiz. Onun her koşulda sağlam ve
kararlı olmasını bilen adımlarıyla adımlayacağız bu yolu. Ve er geç, onun
elleriyle oligarşinin burçlarına bayrağımızı dikeceğiz.
DURSUN KARATAŞ ÖLÜMSÜZDÜR!
KOMUTANIMIZ, ÖNDERİMİZ,
DAYIMIZ,
DEVRİMİMİZİN KILAVUZU,
YOLUMUZU AYDINLATMAYA DEVAM
EDECEK!
Devrimci Halk Kurtuluş Partisi