Cezaevlerindeki Son Çığlık Ve O Beyaz Gemi
Unutmak mümkün mü, bu ülkedeki acımasızlığın tarihini... Etime, iliğime işledi korkusu...
Gözlerim yırtıldı bu korkudan. Bayrak törenlerinde hep içim üşüdü...
İnsanın kendi ülkesinde bir yabancı gibi yaşaması ne demektir; ne demektir, kalbine batan aykırı bir dikenle yaşaması... Ben bu ülkede, hep gitmekle kalmak arası yaşadım... Doyasıya sevmekle, bütün varlığımla nefret etmek arasında gittim geldim...
Bu ülkeyi anlamak ve ona bağlanmak istedikçe ona hep yabancı kaldım; hep aykırı, hep düşman...
Onu en çok ben tanıyordum ama ilk anda gözden çıkarılacak olan yine bendim... Ona en çok ben üzülüyordum ama yine de sığıntıydım burada sonuna dek...
Ne kadar sevsem de hiçbir şeyi unutmuyordum ve neden ondan bütün varlığımla nefret ettiğimi biliyordum: Çünkü hiç unutmuyordum, ortaokul çocuklarına seyrettirilen idamları...
Çok da eski değil, altmışlı yıllara dek, ortaokul öğrencilerine Yurttaşlık Bilgisi derslerinde, Sultanahmet Meydanı’ndaki idamlar seyrettirilirdi... Çocuklar yakından görürdü mahkûmun boynunun nasıl kırıldığını; duyarlardı kırılırken çıkan sesi...
O zamanlar halka açıktı idamlar. İdamın olacağı gün, darağacının olduğu meydanı, sabahın çok erken saatlerinden itibaren simitçiler, baloncular, kokoreççiler, limonatacılar ve idamlara meraklı halk doldururdu. Bir de başlarında öğretmenleri olan ortaokul öğrencileri...
İdam mahkûmu boynu kırıldıktan sonra altına kaçırırdı. Bunu da görürdü o gencecik öğrenciler...
Dersin adı; “Yurttaşlık Bilgisi”ydi...
Son nefesini veren mahkûm yağlı urganın etrafında dönmeye başlayınca gazetecilerden biri tutar, bir diğeri fotoğrafını çekerdi.. Herkes ibret alırdı bu görüntülerden. En çok da o gencecik öğrenciler!.. Herkes devletten korkmayı öğrenirdi. En çok da öğrenciler...
En çok onlar üşürdü, bayrak törenlerinde...
Öğretmen ders defterine; “Bugün Yurttaşlık Bilgisi dersinde öğrencilere idam edilen bir mahkûm gösterilmiş, bu ibret verici olay bütün ayrıntılarıyla kendilerine anlatılmıştır,” diye yazardı... Ölüyü urganın etrafında dönerken tutan ve fotoğrafını çeken gazetecilerden duyarlı olanları, daha sonra alkolik olurdu...
Öğrenciler büyür, bazıları büyük adam olur ama ne olurlarsa olsunlar, gözleri hep o eski korkuyla yaralı olurdu; öyle ki, o korkuyla yırtılan gözleri baktığı yeri görmez olurdu... Onca korkuya rağmen hâlâ görebilenler için ise bu ülke dayanılmaz bir acı, karanlık ve yapışkan bir hüzündü sadece... Bazı geceler o inanmadığım Tanrı’ya yakarırdım durmadan; bilmeseydim, görmeseydim keşke diye... Ama bilirdim, görürdüm yine de... Onca korkuya rağmen... Görebildiğim, hissettiğim için suçlanırdım üstelik, aşağılanırdım...
O zamanlar Güneş Gazetesi’nde yazıyordum... En karanlık, en dışlanmış Beyoğlu sokaklarını yazmaya niyetlenmiştim bir keresinde. Vitrinlerin, parlak neon ışıklarının, varlıklı insanların coşup eğlendiği, düşünmeden para harcadığı yerleri değil; lanetlenmiş ve onca zenginliğin hemen yanı başında can çekişen Beyoğlu’nu, onun o kara sokaklarını yazmaya... Çünkü ben o kara sokaklarda büyümüştüm. Hüznüm orada yüzünü aramıştı... Baştan kaybederek sevmeyi o sokaklarda öğrenmiştim... Bir gece o lanetlenmiş arka sokaklardan İstiklal Caddesi’ne henüz çıkmıştım ki iri yarı, takım elbiseli bir sivil polis koşarak yanıma geldi ve “Amirim sizi çağırıyor,” dedi... Etrafında silahlı korumaları, gri bir reno marka arabanın ön tarafında, bir ayağı yerde, bir ayağı arabada beni bekliyordu amiri... Caddenin gür ışığı aşağıya doğru sarkan acımasız bıyıklarını aydınlatıyordu en çok... Çocukluğumu korkuyla lekeleyen ve bayrak törenlerinde içimi üşüten o zehirli soğuk gibiydi küstah bakışları...
“Ne dolaşıyorsun gecenin bu saatinde?”
Gücünü benim üzerimde sınamak ona garip bir zevk veriyordu...
“Gazeteciyim, Beyoğlu’nun arka sokaklarıyla ilgili bir röportaj hazırlıyorum...”
“Adın ne senin?”
Adımı söylüyorum. Etrafımdaki silahlı sivil polis sayısı giderek artıyor... “Bak koçum, yazılarını okuyorum! Çok ileri gidiyorsun. Haddini bildirmeye az kaldı senin!..”
Susuyorum... Lambanın ışığında parlayan ve aşağıya doğru pervasızca sarkan acımasız bıyıklarına bakarak susuyorum... Korkuyla sakatlanmış çocukluğumu, sevmeme bir türlü izin verilmeyen ülkemdeki çaresiz halimi düşünüyorum bir de...
Çünkü hep beklediğim anda gelirdi tokat, hep beklediğim anda kirlenirdi düşlerim. Burası hep karşılıksız sevdiğim ülkemdi ve karşımda, Beyoğlu Ekipler Amiri, Hortum Süleyman vardı.. Süleyman Ulusoy... Hani şu geçenlerde CNN Türk’te çingenelere, yoksul ve kimsesiz insanlara yaptığı işkencelerin görüntüleri sergilenen polis şefi...
Gözaltına aldığı insanları önce soğuk suyla ıslatıp, sonra da hortumla dövdüğü için lakabı, Hortum, kalmıştı... Evlerini basıp döve döve emniyete getirdiği travestilerin saçlarını önce sıfır numaraya vurdurup, ardından da çırılçıplak soyup hortumla döven ve sonra da yola gelsinler diye zorla namaz kıldıran polis şefi...
90’lı yılların başıydı. Korku isim değiştirmiş, güzelleştirme olmuştu!.. Vitali Hakko ve Semra Özal’ın başında olduğu, Beyoğlu’nu Güzelleştirme Derneği, özel bir kanunla oluşturulan, uzun ürkütücü pardösüleri ve ellerinde kalın tahta sopalarıyla dolaşan ve istediklerini sokağın ortasında sorgusuz sualsiz dövme hakkına sahip sivil bir polis birliği oluşturmuştu. Bu polisler ‘Beyoğlu Cumhuriyeti’nde çoğunluktan farklı, kendilerince aykırı gördükleri herkesi ellerindeki o kalın tahta sopalarla rastladıkları yerde sıra dayağından geçiliyorlardı. İşte bu tahtacı polislerin başında Hortum Süleyman vardı... Beyoğlu’nu güzelleştirme adına her gece onlarca insan hastanelik oluyordu!.. Hortum Süleyman o gece beni yolumdan çevirip küstahça sorguya çekerken ve ben onun aşağıya doğru sarkık bıyıklarını seyrederken Taksim Meydanı’na yakın bir yerden canhıraş feryatlar duydum. Biri amansızca dövülüyordu. Bugün bile o korkunç çığlıkları hatırlarım... “Ne oluyor, kimi dövüyorlar?” diye heyecanla sesin geldiği yere bakarken, Hortum Süleyman o alaycı ve küstah sesiyle beni aydınlattı: “Merak etmeyin,” dedi, “Demokrasiyi yerleştiriyoruz!...”
Döve döve demokrasiyi yerleştiriyorlardı!.. Kim kendilerinden farklıysa, kim çoğunluğa göre yaşamak istemiyorsa, onun kafasını kalın tahta sopalarla kırıyorlardı.
Sonra, onlar vurdu biz büyüdük... Biz büyüdük onlar vurdu...
Çevremdeki insanların birçoğu yıllarca evlerinin yatak odalarında, sokakların kuytu yerlerinde, çok dumanlı meyhane sofralarında önce gömleklerini, sonra iç çamaşırlarını utangaç bir hüzünle sıyırır ve o derin yaralarını, derin devletin vücutlarına kazıdığı o mor mühürleri birbirlerine gösterip dururlardı...
Ne gariptir ki bu utangaç hüznün içinde, çoğu kez yaralı gururlar saklıydı... Ve beni vücutlara kazınmış o mor mühürlerden daha çok bu yaralı gururlar incitirdi.
O yaralı gurur kimi kez silkinir, kendisine geniş ve ayrıcalıklı bir yer açardı: Kim daha çok içerde yatmış, kim daha çok eziyet görmüşse, yatmamışlardan, eziyet çekmemişlerden özel bir saygı beklerdi!.. İçerde yatmamışlar, nasılsa pek eziyet görmemişler, nasılsa vücutlarında o mor mühürleri taşımayanlar onlara karşı derin bir suçluluk duyar, suçluluk duydukça, o utangaç hüzünler, o yaralı gururlar durmadan kimsesiz ruhları gezinir, karşılarına çıkanları kendi iklimine çekerdi.
Biz işte yıllarca bu mor mühürlü, suçlu, bu utangaç iklimde yaşadık durduk... Şimdi çağ değişmiş, bizim haberimiz yok, onlar öyle söylüyor... Artık kimse idam edilmeyecek, işkence tarihe karışacakmış. İşkence yapan polisler cezalandırılacak, karakollardaki Filistin Askıları, vücuda elektrik veren manyetolar teker teker toplanacakmış...
Çiçeği burnunda Cumhurbaşkanımız bile, “Polis devleti görüntülerine son verilmeli,” diyormuş...
Hortum Süleyman’ın bile defteri dürülüyormuş...
Belli ki uzun yıllardır gözlerimizi korkusuyla yırtan, vücutlarımıza mor mühürler kazıyan devletimiz, Avrupa’ya hazırlanıyor... Bizleri bir daha yaralamamak, kırıp incitmemek için değil; Avrupa istedi diye böyle yapıyor... Çağı geçtiği söyleniyor, insanların vücutlarında mor mühürler bırakan faşizan uygulamaların; yerine artık ince faşizm getiriliyor...
Dekorun arkasındaki hayatı insanlara göstermeye çalışan, karşı çıkan, düşünüp hisseden insanların vücutlarında değil, ruhlarında açılacak artık o derin yaralar; ekimozlar, o mor hücreler...
Çünkü sadece görüntü değişiyor. İmaj değişikliği yapılıyor. Zihniyet, kadrolar, asıl can alıcısı sürekli mağdur, sürekli kaybeden, yitirmiş insan yaratan bu ekonomik yapı, bu sistem değişmiyor, aksine giderek vahşileşiyor... Öz değişmiyor, aslında değişen sadece dekor... Haksızlıkları, adaletsizlikleri örtmek için daha göz alıcı, daha sağlam, daha yalancı bir perde geriliyor toplumun önüne...
Eski perde çok yırtılmıştı artık, sürekli arka bahçeyi gösteriyor, üstelik kan ve çığlık geçiriyordu... Bu sızan kanlar, bu çığlıklar yeni çağa pek uymuyordu!..
Ama sadece dekoru değiştirmek yetmezdi. Önce toplumdaki direniş ve başkaldırı noktalarını bir bir yok etmek gerekiyordu... Nereden yayılıyordu direniş, yeni fikirler; nereden geliyordu sağlam inançlar, coşkulu başkaldırışlar?.. Üniversitelerden ve cezaevlerinden... Yıllar önce başladılar üniversiteleri bitirmeye... Ve bunu büyük ölçüde başardılar... Şimdi sıra cezaevlerine geldi. Yeni dekorlarını topluma benimsetebilmek için cezaevlerini de bitirmeleri gerekiyordu...
Çünkü kim haykırıyordu en çok adaletsizliği, zulmü, eşitsizliği, köleleşen ruhları? Cezaevlerindekiler...
Kimler özgürlükleri için gerekirse canlarından bile vazgeçebiliyorlardı? Cezaevlerindekiler...
Bu direnişi, bu başkaldırıyı kırmak için tek yol vardı, o da hücre sistemini getirmek, ülkenin her tarafını F tipi cezaevleriyle donatmaktı... Cezaevlerindeki o son çığlığı, daracık hücrelere gömmekti. Floresanla aydınlatılmış daracık bir hücre bu... Lavabo ve tuvalet hücrenin içinde. Küçücük penceresi ancak hava almaya yarıyor. Tavanda bir de hoparlör. Oradan durmadan marş mı dinletirler, insan haklan bildirgesi mi bilinmez ama bilinen bir şey var, hücrenin elektriği, suyu, penceresi, her şeyi uzaktan kumandayla gardiyana bağlı. Gardiyan düğmeye bastığı anda, bunları kapatabiliyor...
Arkadaşlarından, havalandırmadan, yüksek duvarların arasından bile olsa sızan güneşten, koğuş sohbetlerinden ve dostluk paylaşımlarından kopartılan mahkûm, günlerce, aylarca değil, yıllarca kalacak o hücrede... Vücudundaki o mor mühürleri bile gösterecek kimsesi olmadan kalacak...
Giderek kendi sesine bile yabancılaşacak, giderek direncini yitirip, fikrini bile savunamaz hale gelecekti...
Sonra kim kalacaktı; bu ülkede aslında hiçbir şeyin değişmediğini, değişenin sadece dekor olduğunu, bu dekorun arkasında o korkunç zulmün sürüp gittiğini haykıran kim kalacaktı?..
Aydınların büyük çoğunluğu kapitalizmin dünya nimetleri karşısında adeta büyülenmişti... Kan ve çığlık geçirmesin, ardındaki olanları gizlesin diye önüne yeni bir dekor yapılmaya çalışılan, sürekli mağdur ve yenik insan üreten bu sistemde, dünya nimetlerine sahip olmanın bedelini onlardan iyi kim bilebilirdi ki!...
Ruhsal körleşmenin kitabını en iyi onlar yazabilirdi. Ama sadece yazabilirlerdi.
Onca yabancılaşmalarına rağmen bu körleşmenin kitabını yazabilen, onu dilediği gibi gizleyebilirdi zaten.
Bu körleşme, zulmün önüne gerilen o göz alıcı perdeyi, o yeni dekoru daha da inandırıcı kılar ve güçlendirirdi.
Bu aydınlar, dışardaki insan çoğunluğunu örnek gösterip kendi körleşmelerini haklı çıkarmaya çalışıyorlardı.
Sistemin büyük bir hızla yarattığı bu yeni insan tipi kimdi, nasıl bir şeydi?.. Düşünmeyen, sorgulamayan, yüzeysel, boş, kayıtsız, ne verilirse onu alan, kolay yönlendirilen yeni bir insan tipiydi bu... Yanındakini, arkasını döndüğü anda unutan, üzülmeyen, vicdan azabı çekmeyen, yaptığı her şeyi doğru ve haklı sayan; her şeye geç kaldığını sandığı için yanında, çevresinde kim varsa düşünmeden ezip geçen; derinden sevmediği için derinden acı çekmeyen biri...
Derinden acı çekmediği için, derinden acı çeken bir başkasının yerine kendisini koyamayan biri...
Unutmak mümkün mü, bu ülkedeki acımasızlığın tarihini... Etime, iliğime işledi korkusu...
Gözlerim yırtıldı bu korkudan. Bayrak törenlerinde hep içim üşüdü...
İnsanın kendi ülkesinde bir yabancı gibi yaşaması ne demektir; ne demektir, kalbine batan aykırı bir dikenle yaşaması... Ben bu ülkede, hep gitmekle kalmak arası yaşadım... Doyasıya sevmekle, bütün varlığımla nefret etmek arasında gittim geldim...
Bu ülkeyi anlamak ve ona bağlanmak istedikçe ona hep yabancı kaldım; hep aykırı, hep düşman...
Onu en çok ben tanıyordum ama ilk anda gözden çıkarılacak olan yine bendim... Ona en çok ben üzülüyordum ama yine de sığıntıydım burada sonuna dek...
Ne kadar sevsem de hiçbir şeyi unutmuyordum ve neden ondan bütün varlığımla nefret ettiğimi biliyordum: Çünkü hiç unutmuyordum, ortaokul çocuklarına seyrettirilen idamları...
Çok da eski değil, altmışlı yıllara dek, ortaokul öğrencilerine Yurttaşlık Bilgisi derslerinde, Sultanahmet Meydanı’ndaki idamlar seyrettirilirdi... Çocuklar yakından görürdü mahkûmun boynunun nasıl kırıldığını; duyarlardı kırılırken çıkan sesi...
O zamanlar halka açıktı idamlar. İdamın olacağı gün, darağacının olduğu meydanı, sabahın çok erken saatlerinden itibaren simitçiler, baloncular, kokoreççiler, limonatacılar ve idamlara meraklı halk doldururdu. Bir de başlarında öğretmenleri olan ortaokul öğrencileri...
İdam mahkûmu boynu kırıldıktan sonra altına kaçırırdı. Bunu da görürdü o gencecik öğrenciler...
Dersin adı; “Yurttaşlık Bilgisi”ydi...
Son nefesini veren mahkûm yağlı urganın etrafında dönmeye başlayınca gazetecilerden biri tutar, bir diğeri fotoğrafını çekerdi.. Herkes ibret alırdı bu görüntülerden. En çok da o gencecik öğrenciler!.. Herkes devletten korkmayı öğrenirdi. En çok da öğrenciler...
En çok onlar üşürdü, bayrak törenlerinde...
Öğretmen ders defterine; “Bugün Yurttaşlık Bilgisi dersinde öğrencilere idam edilen bir mahkûm gösterilmiş, bu ibret verici olay bütün ayrıntılarıyla kendilerine anlatılmıştır,” diye yazardı... Ölüyü urganın etrafında dönerken tutan ve fotoğrafını çeken gazetecilerden duyarlı olanları, daha sonra alkolik olurdu...
Öğrenciler büyür, bazıları büyük adam olur ama ne olurlarsa olsunlar, gözleri hep o eski korkuyla yaralı olurdu; öyle ki, o korkuyla yırtılan gözleri baktığı yeri görmez olurdu... Onca korkuya rağmen hâlâ görebilenler için ise bu ülke dayanılmaz bir acı, karanlık ve yapışkan bir hüzündü sadece... Bazı geceler o inanmadığım Tanrı’ya yakarırdım durmadan; bilmeseydim, görmeseydim keşke diye... Ama bilirdim, görürdüm yine de... Onca korkuya rağmen... Görebildiğim, hissettiğim için suçlanırdım üstelik, aşağılanırdım...
O zamanlar Güneş Gazetesi’nde yazıyordum... En karanlık, en dışlanmış Beyoğlu sokaklarını yazmaya niyetlenmiştim bir keresinde. Vitrinlerin, parlak neon ışıklarının, varlıklı insanların coşup eğlendiği, düşünmeden para harcadığı yerleri değil; lanetlenmiş ve onca zenginliğin hemen yanı başında can çekişen Beyoğlu’nu, onun o kara sokaklarını yazmaya... Çünkü ben o kara sokaklarda büyümüştüm. Hüznüm orada yüzünü aramıştı... Baştan kaybederek sevmeyi o sokaklarda öğrenmiştim... Bir gece o lanetlenmiş arka sokaklardan İstiklal Caddesi’ne henüz çıkmıştım ki iri yarı, takım elbiseli bir sivil polis koşarak yanıma geldi ve “Amirim sizi çağırıyor,” dedi... Etrafında silahlı korumaları, gri bir reno marka arabanın ön tarafında, bir ayağı yerde, bir ayağı arabada beni bekliyordu amiri... Caddenin gür ışığı aşağıya doğru sarkan acımasız bıyıklarını aydınlatıyordu en çok... Çocukluğumu korkuyla lekeleyen ve bayrak törenlerinde içimi üşüten o zehirli soğuk gibiydi küstah bakışları...
“Ne dolaşıyorsun gecenin bu saatinde?”
Gücünü benim üzerimde sınamak ona garip bir zevk veriyordu...
“Gazeteciyim, Beyoğlu’nun arka sokaklarıyla ilgili bir röportaj hazırlıyorum...”
“Adın ne senin?”
Adımı söylüyorum. Etrafımdaki silahlı sivil polis sayısı giderek artıyor... “Bak koçum, yazılarını okuyorum! Çok ileri gidiyorsun. Haddini bildirmeye az kaldı senin!..”
Susuyorum... Lambanın ışığında parlayan ve aşağıya doğru pervasızca sarkan acımasız bıyıklarına bakarak susuyorum... Korkuyla sakatlanmış çocukluğumu, sevmeme bir türlü izin verilmeyen ülkemdeki çaresiz halimi düşünüyorum bir de...
Çünkü hep beklediğim anda gelirdi tokat, hep beklediğim anda kirlenirdi düşlerim. Burası hep karşılıksız sevdiğim ülkemdi ve karşımda, Beyoğlu Ekipler Amiri, Hortum Süleyman vardı.. Süleyman Ulusoy... Hani şu geçenlerde CNN Türk’te çingenelere, yoksul ve kimsesiz insanlara yaptığı işkencelerin görüntüleri sergilenen polis şefi...
Gözaltına aldığı insanları önce soğuk suyla ıslatıp, sonra da hortumla dövdüğü için lakabı, Hortum, kalmıştı... Evlerini basıp döve döve emniyete getirdiği travestilerin saçlarını önce sıfır numaraya vurdurup, ardından da çırılçıplak soyup hortumla döven ve sonra da yola gelsinler diye zorla namaz kıldıran polis şefi...
90’lı yılların başıydı. Korku isim değiştirmiş, güzelleştirme olmuştu!.. Vitali Hakko ve Semra Özal’ın başında olduğu, Beyoğlu’nu Güzelleştirme Derneği, özel bir kanunla oluşturulan, uzun ürkütücü pardösüleri ve ellerinde kalın tahta sopalarıyla dolaşan ve istediklerini sokağın ortasında sorgusuz sualsiz dövme hakkına sahip sivil bir polis birliği oluşturmuştu. Bu polisler ‘Beyoğlu Cumhuriyeti’nde çoğunluktan farklı, kendilerince aykırı gördükleri herkesi ellerindeki o kalın tahta sopalarla rastladıkları yerde sıra dayağından geçiliyorlardı. İşte bu tahtacı polislerin başında Hortum Süleyman vardı... Beyoğlu’nu güzelleştirme adına her gece onlarca insan hastanelik oluyordu!.. Hortum Süleyman o gece beni yolumdan çevirip küstahça sorguya çekerken ve ben onun aşağıya doğru sarkık bıyıklarını seyrederken Taksim Meydanı’na yakın bir yerden canhıraş feryatlar duydum. Biri amansızca dövülüyordu. Bugün bile o korkunç çığlıkları hatırlarım... “Ne oluyor, kimi dövüyorlar?” diye heyecanla sesin geldiği yere bakarken, Hortum Süleyman o alaycı ve küstah sesiyle beni aydınlattı: “Merak etmeyin,” dedi, “Demokrasiyi yerleştiriyoruz!...”
Döve döve demokrasiyi yerleştiriyorlardı!.. Kim kendilerinden farklıysa, kim çoğunluğa göre yaşamak istemiyorsa, onun kafasını kalın tahta sopalarla kırıyorlardı.
Sonra, onlar vurdu biz büyüdük... Biz büyüdük onlar vurdu...
Çevremdeki insanların birçoğu yıllarca evlerinin yatak odalarında, sokakların kuytu yerlerinde, çok dumanlı meyhane sofralarında önce gömleklerini, sonra iç çamaşırlarını utangaç bir hüzünle sıyırır ve o derin yaralarını, derin devletin vücutlarına kazıdığı o mor mühürleri birbirlerine gösterip dururlardı...
Ne gariptir ki bu utangaç hüznün içinde, çoğu kez yaralı gururlar saklıydı... Ve beni vücutlara kazınmış o mor mühürlerden daha çok bu yaralı gururlar incitirdi.
O yaralı gurur kimi kez silkinir, kendisine geniş ve ayrıcalıklı bir yer açardı: Kim daha çok içerde yatmış, kim daha çok eziyet görmüşse, yatmamışlardan, eziyet çekmemişlerden özel bir saygı beklerdi!.. İçerde yatmamışlar, nasılsa pek eziyet görmemişler, nasılsa vücutlarında o mor mühürleri taşımayanlar onlara karşı derin bir suçluluk duyar, suçluluk duydukça, o utangaç hüzünler, o yaralı gururlar durmadan kimsesiz ruhları gezinir, karşılarına çıkanları kendi iklimine çekerdi.
Biz işte yıllarca bu mor mühürlü, suçlu, bu utangaç iklimde yaşadık durduk... Şimdi çağ değişmiş, bizim haberimiz yok, onlar öyle söylüyor... Artık kimse idam edilmeyecek, işkence tarihe karışacakmış. İşkence yapan polisler cezalandırılacak, karakollardaki Filistin Askıları, vücuda elektrik veren manyetolar teker teker toplanacakmış...
Çiçeği burnunda Cumhurbaşkanımız bile, “Polis devleti görüntülerine son verilmeli,” diyormuş...
Hortum Süleyman’ın bile defteri dürülüyormuş...
Belli ki uzun yıllardır gözlerimizi korkusuyla yırtan, vücutlarımıza mor mühürler kazıyan devletimiz, Avrupa’ya hazırlanıyor... Bizleri bir daha yaralamamak, kırıp incitmemek için değil; Avrupa istedi diye böyle yapıyor... Çağı geçtiği söyleniyor, insanların vücutlarında mor mühürler bırakan faşizan uygulamaların; yerine artık ince faşizm getiriliyor...
Dekorun arkasındaki hayatı insanlara göstermeye çalışan, karşı çıkan, düşünüp hisseden insanların vücutlarında değil, ruhlarında açılacak artık o derin yaralar; ekimozlar, o mor hücreler...
Çünkü sadece görüntü değişiyor. İmaj değişikliği yapılıyor. Zihniyet, kadrolar, asıl can alıcısı sürekli mağdur, sürekli kaybeden, yitirmiş insan yaratan bu ekonomik yapı, bu sistem değişmiyor, aksine giderek vahşileşiyor... Öz değişmiyor, aslında değişen sadece dekor... Haksızlıkları, adaletsizlikleri örtmek için daha göz alıcı, daha sağlam, daha yalancı bir perde geriliyor toplumun önüne...
Eski perde çok yırtılmıştı artık, sürekli arka bahçeyi gösteriyor, üstelik kan ve çığlık geçiriyordu... Bu sızan kanlar, bu çığlıklar yeni çağa pek uymuyordu!..
Ama sadece dekoru değiştirmek yetmezdi. Önce toplumdaki direniş ve başkaldırı noktalarını bir bir yok etmek gerekiyordu... Nereden yayılıyordu direniş, yeni fikirler; nereden geliyordu sağlam inançlar, coşkulu başkaldırışlar?.. Üniversitelerden ve cezaevlerinden... Yıllar önce başladılar üniversiteleri bitirmeye... Ve bunu büyük ölçüde başardılar... Şimdi sıra cezaevlerine geldi. Yeni dekorlarını topluma benimsetebilmek için cezaevlerini de bitirmeleri gerekiyordu...
Çünkü kim haykırıyordu en çok adaletsizliği, zulmü, eşitsizliği, köleleşen ruhları? Cezaevlerindekiler...
Kimler özgürlükleri için gerekirse canlarından bile vazgeçebiliyorlardı? Cezaevlerindekiler...
Bu direnişi, bu başkaldırıyı kırmak için tek yol vardı, o da hücre sistemini getirmek, ülkenin her tarafını F tipi cezaevleriyle donatmaktı... Cezaevlerindeki o son çığlığı, daracık hücrelere gömmekti. Floresanla aydınlatılmış daracık bir hücre bu... Lavabo ve tuvalet hücrenin içinde. Küçücük penceresi ancak hava almaya yarıyor. Tavanda bir de hoparlör. Oradan durmadan marş mı dinletirler, insan haklan bildirgesi mi bilinmez ama bilinen bir şey var, hücrenin elektriği, suyu, penceresi, her şeyi uzaktan kumandayla gardiyana bağlı. Gardiyan düğmeye bastığı anda, bunları kapatabiliyor...
Arkadaşlarından, havalandırmadan, yüksek duvarların arasından bile olsa sızan güneşten, koğuş sohbetlerinden ve dostluk paylaşımlarından kopartılan mahkûm, günlerce, aylarca değil, yıllarca kalacak o hücrede... Vücudundaki o mor mühürleri bile gösterecek kimsesi olmadan kalacak...
Giderek kendi sesine bile yabancılaşacak, giderek direncini yitirip, fikrini bile savunamaz hale gelecekti...
Sonra kim kalacaktı; bu ülkede aslında hiçbir şeyin değişmediğini, değişenin sadece dekor olduğunu, bu dekorun arkasında o korkunç zulmün sürüp gittiğini haykıran kim kalacaktı?..
Aydınların büyük çoğunluğu kapitalizmin dünya nimetleri karşısında adeta büyülenmişti... Kan ve çığlık geçirmesin, ardındaki olanları gizlesin diye önüne yeni bir dekor yapılmaya çalışılan, sürekli mağdur ve yenik insan üreten bu sistemde, dünya nimetlerine sahip olmanın bedelini onlardan iyi kim bilebilirdi ki!...
Ruhsal körleşmenin kitabını en iyi onlar yazabilirdi. Ama sadece yazabilirlerdi.
Onca yabancılaşmalarına rağmen bu körleşmenin kitabını yazabilen, onu dilediği gibi gizleyebilirdi zaten.
Bu körleşme, zulmün önüne gerilen o göz alıcı perdeyi, o yeni dekoru daha da inandırıcı kılar ve güçlendirirdi.
Bu aydınlar, dışardaki insan çoğunluğunu örnek gösterip kendi körleşmelerini haklı çıkarmaya çalışıyorlardı.
Sistemin büyük bir hızla yarattığı bu yeni insan tipi kimdi, nasıl bir şeydi?.. Düşünmeyen, sorgulamayan, yüzeysel, boş, kayıtsız, ne verilirse onu alan, kolay yönlendirilen yeni bir insan tipiydi bu... Yanındakini, arkasını döndüğü anda unutan, üzülmeyen, vicdan azabı çekmeyen, yaptığı her şeyi doğru ve haklı sayan; her şeye geç kaldığını sandığı için yanında, çevresinde kim varsa düşünmeden ezip geçen; derinden sevmediği için derinden acı çekmeyen biri...
Derinden acı çekmediği için, derinden acı çeken bir başkasının yerine kendisini koyamayan biri...
Bunalımları bile anlamsız olan; duyguları giderek köreldiği için hayatını sadece tensel hazlar peşinde koşmaya adayan; duygusuzlaştıkça acımasızlaşan ve dünya nimetlerine ulaşabilmeyi tek amaç sayan, aslında kim olduğunu bile giderek unutan, önüne sunulan bu göz alıcı dekorun ardında ne olup bittiğini düşünmeyip sorgulamayan biriydi bu yeni insan tipi...
Geçen hafta bu yeni dekorun arka tarafından, cezaevlerinin birinden maket bir gemi; yelkenleri bembeyaz bir gemi hediye gönderildi bana...
Bu beyaz yelkenli gemiyi bana gönderen insan müebbet hapse mahkûmdu, üstelik beyninde ölümcül bir ur taşıyordu...
Penceremin kenarına koyduğum bu beyaz yelkenliyi, günlerdir hüzünlü bir sevgiyle seyrediyorum... Beynindeki ölümcül ura rağmen, kendisine kart atıp imzalı kitabını gönderen bir yazara, ömrünün son günlerinde yelkenleri bembeyaz bir gemi yapıp gönderen bu mahkûmun varlığı beni hayata bağlıyor şimdi...
O beyaz yelkenli gemi her gün bu yeni dekorun arkasındaki o acımasızlıktan ve hayatın direnen yanından usulca gelip penceremin kenarına yanaşıyor. Bu gemiyi yapan mahkûm, ölürken bile bana elini uzatıyor... Ölürken bile ruhumda taşıdığım o derin yaralara, o mor mühürlere dokunuyor sevgiyle...
Bu dokunuş içimdeki yaralarımı, o mor mühürlerimi sevdiriyor bana... Bu dokunuş, korkuyla yırtılan gözlerimi bana bağışlıyor...
Ne olur, ölmesin, bana yaralarımı sevdiren o eller!..
Ne olur, o son çığlık hücrelerde boğulmasın!..
O beyaz yelkenli gemi bize hayatın direnen yanından hep umut taşısın!..
unalımları bile anlamsız olan; duyguları giderek köreldiği için hayatını sadece tensel hazlar peşinde koşmaya adayan; duygusuzlaştıkça acımasızlaşan ve dünya nimetlerine ulaşabilmeyi tek amaç sayan, aslında kim olduğunu bile giderek unutan, önüne sunulan bu göz alıcı dekorun ardında ne olup bittiğini düşünmeyip sorgulamayan biriydi bu yeni insan tipi...
Geçen hafta bu yeni dekorun arka tarafından, cezaevlerinin birinden maket bir gemi; yelkenleri bembeyaz bir gemi hediye gönderildi bana...
Bu beyaz yelkenli gemiyi bana gönderen insan müebbet hapse mahkûmdu, üstelik beyninde ölümcül bir ur taşıyordu...
Penceremin kenarına koyduğum bu beyaz yelkenliyi, günlerdir hüzünlü bir sevgiyle seyrediyorum... Beynindeki ölümcül ura rağmen, kendisine kart atıp imzalı kitabını gönderen bir yazara, ömrünün son günlerinde yelkenleri bembeyaz bir gemi yapıp gönderen bu mahkûmun varlığı beni hayata bağlıyor şimdi...
O beyaz yelkenli gemi her gün bu yeni dekorun arkasındaki o acımasızlıktan ve hayatın direnen yanından usulca gelip penceremin kenarına yanaşıyor. Bu gemiyi yapan mahkûm, ölürken bile bana elini uzatıyor... Ölürken bile ruhumda taşıdığım o derin yaralara, o mor mühürlere dokunuyor sevgiyle...
Bu dokunuş içimdeki yaralarımı, o mor mühürlerimi sevdiriyor bana... Bu dokunuş, korkuyla yırtılan gözlerimi bana bağışlıyor...
Ne olur, ölmesin, bana yaralarımı sevdiren o eller!..
Ne olur, o son çığlık hücrelerde boğulmasın!..
O beyaz yelkenli gemi bize hayatın direnen yanından hep umut taşısın!..
Cezmi Ersöz