Bir İlan

27 Nisan tarihli Birgün Gazetesi'nin 4. sayfasında bir ilan yayınlandı. İlan, devrimci hareketin önder kadrolarından Sabahat Karataş'la ilgiliydi... Sabo'nun ismini, resmini gören yoldaşları, devrimciler, hemen altındaki dizeleri okumaya başladılar...

Ama okudukları, o resme yakışır satırlar değildi. Bundan sonra söyleyeceklerimizin daha iyi anlaşılması için söz konusu ilanda yazılanları aşağıda sunuyoruz:
*
SABAHAT KARATAŞ
1953.....
İhanete uğramak mı daha zor, yalnız bırakılmak mı..
Yoksa unutulmak mı..
Hepsini yaşattılar sana gülüm.
Sen varken gücünden yararlananlar,
şimdi de gölgene sığındılar.
Ben seni unutmayacağım, unutturmayacağım.
ABLAN...

*
Bu ilanı kim veriyor? Verenin dost olmadığı açık. Altında "ablan" yazması bu gerçeği değiştirmiyor. Çünkü küfrediyor, karalıyor.

Bu ilanı kim yayınlıyor? Birgün! Böyle bir ilanı yayınlayanın da dost olamayacağı belli. Gazetenin logosunun üstünde "halkın gazetesi" yazması da bu gerçeği değiştirmiyor.

*

Böyle bir ilanı, ilanda adı geçenin yoldaşlarına tek kelime sormadan yayınlıyor. Neden?

Çünkü şehitlere saygı duymuyor.

O küfreden, karalayan ilanı yayınlayarak Sabahat Karataş'a, yoldaşlarına hakaret ediyor, çamur atıyor, şaibe yaratıyor.

Bir devrimci, demokrat gazete, nasıl böyle bir ilanı yayınlar?

*
İlanın yayınlanmasının ardından gazetenin sorumlu kişileriyle görüşülüyor, "düzeltin" deniyor.

Görüşme, 18 Mayıs günü, Birgün Gazetesi yetkililerinden İbrahim Aydın ve Yazıişleri Müdürü Ahmet Tulgar'la yapıldı.

İlan önlerine konulup bunun izahı istendi. İzah edemediler elbette. Nesini, nasıl izah edeceklerdi ki?

İbrahim Aydın, aslında ilan ilk geldiğinde yayınlamadıklarını, hatta onun yerine geçen seneki ilanı yayınladıklarını, on gün sonra ilanı veren ablası gelip, ben o sözlerle kendi ailemizde olanları kastettim, yoldaşlarını değil deyince, yayınladıklarını... anlatıyordu.

Bu da bir yalan. Hiçbir gazete, başka birinin ilanını beğenmeyip, onun bir sene evvelki ilanını koyma hakkına, tasarrufuna sahip değildir.

Ahmet Tulgar da, "ilanı ilk gördüğünde kim ne hakla böyle bir ilanı bizim gazetemize getiriyor" dediğini, ama ablasını dinleyince "ikna" olduğunu anlatıyordu.

Bunların kabul edilebilecek gerekçeler olmadığını kendileri de biliyorlardı elbette. Ablası gelmiş de kendilerine şunu söylemiş, bunu söylemiş. Peki gazetedeki ilanı okuyanlar, bunu nereden bilecekler?... Bu soruya da bir cevapları yoktu Birgün yöneticilerinin. Herkesin o ilanı nasıl algılayacağı besbelliydi!

*

Sonuçta, siyasetin çocuk oyuncağı olmadığı, özür dilemeleri, düzeltme yapmaları istendi. Değerlerimize, şehitlerimize, geleneğimize Birgün yöneticilerinin denetiminden geçen küfürler edilmesi, saygısızlık yapılması geçiştirilecek bir şey değildi.

Tamam dediler.

Düzelteceklerini belirttiler.

Ahmet Tulgar, özür metnini kabaca orada biçimlendirerek, "şu tarihte gazetemizde şu içerikte çıkan ilan nedeniyle Sabahat Karataş'ın arkadaşlarından ve kurumundan özür diliyoruz" şeklinde bir özür yayınlayacaklarını belirtti.

Olası sorunları baştan önlemek için düzeltme metnini görmek istediğimizi belirtince, buna da tamam denildi. Şunu da bir not olarak belirtelim: Düzeltme metninin son halini görmek istememiz karşısında "bize güvenmiyor musunuz?" denildi. Cevabımız şuydu onlara: Evet ortada bir güven problemi var, bunu yaratan da sizsiniz, iki kez röportaj yaptık sizin gazetenizle, ikisinde de son hali bize gönderildi, bu şekilde basılacak denildi, ama gazatede yayınlanan bölümle, bize gönderdiğiniz arasında dağlar kadar fark vardı. Özellikle son seçimlerle ilgili röportajda, ÖDP eleştirileri kesilmişti. Şimdi siz bunu yaşasanız güvenir misiniz?"

Evet, röportajların son hali üzerinde bile, fütursuzca oynayabilen, ÖDP eleştirildiğinde tüm o "herkes konuşuyor" spotlarını, demokratlıklarını unutan bir gazetecilik anlayışından, böyle demokrat olamayan bir demokratlık tarzından söz ediyoruz burada.

*

Küfür ilanını yayınlarken ortaya konulan sorumsuzluk ve ciddiyetsizlik, bu görüşmenin sonrasında da devam etti.

Düzeltme metnini göndermediler... Aradık, sorduk, yine "göndereceğiz" dediler: "Yazıyı sana mail atacağım birkaç saate, ondan sonra yayınlayacağız"...

Yine göndermediler. Sözünde durmamak, alışkanlıklarıydı anlaşılan... Ertesi gün, 21 Mayıs tarihli Birgün'de konuşulanla, söz verilenle ilgisi olmayan bir "düzeltme" metni yayınladılar.

Özürleri, bu defa kelimenin tam anlamıyla kabahatlerinden büyüktü. Aynen şöyleydi yayınladıkları "özür ve düzeltme":

"... tarihinde gazetemizin bu sayfasında yayınlanan Sebahat Karataş ilanının metni ilanı veren kişinin metinde kullanılan cümlelerin bir politik gönderme içermediği konusunda verdiği sözlü beyan üzerine gazetemiz reklam servisi ve yazı işleri tarafından kabul edilmiştir."

O kadar.

Burada bir özür var mı? Veya düzeltme?.. O kadar gayri ciddi ki, bu küfür ilanını yayınladıkları günün tarihini bile yazmamışlar. Bir Birgün okuru, bu ilan hangi ilanmış, nasıl bir ilanmış diye merak etse, bulamayacak.

Sözlü beyan üzerine kabul etmişlermiş! Sözlü beyan nedir? Bir gazetenin yöneticileri için "öyle anlamayın, böyle anlayın sözlü beyanı üzerine yayınladık" demek, ancak bir mizah olabilir. Keşke ilanın altına da sözlü beyana atfen, "yukarıdaki cümleler, öyle değil, böyle anlaşılacak" diye de bir not düşselermiş!

Sözünü ettiğimiz röportajda kesilen bölümleri de, aynı sayfada yayınlayacaklarını belirtmişlerdi. Yayınladılar, ama bu kez de ismi yanlış yazarak. Eyüp Baş olması gereken ismi, Eyüp Başar diye yazdılar. Düzeltmenin de, özrün de bir sorumluluğu olur, ama Birgün'de bunlar hak getire.

Sabahat Karataş ilanına ilişkin yaptıkları düzeltme bir mizahtır ama ne yazık ki, aslında şehitler dahil her şeyi değersizleştirmenin sonucu olan, devrimcilik, demokratlık adına yüz karası bir sonuç doğuran bir kara mizahtır. Devrimciliğe piyasa gözüyle bakan, politika yapmayı aldatma, oyalama, yalan üzerine kuran bir devrimcilik ve demokratlık olamaz. Devrimciler, demokratlar, her şeyden önce dürüsttür, saygılıdır, sözünün eridir. Tüccar kafasıyla hareket etmez, dostunu düşmanını ayırdetmesini bilirler. Ucuz basit işler peşinde koşmazlar. Burjuva kültürle, devrimci kültürün farkını çok iyi bilirler.

Ve bilirler ki, baştan beri anlatılanların devrimcilerin kültüründe yeri yoktur. Bu, burjuvazinin kültürüdür.

*

Bu kültürle yeni karşılaşmıyoruz biz. Böyle bir ilanı yayınlamaktaki zihniyetlerine, iftiracılıkları açığa çıktığında bile özür dilemesini bilmediklerine biz çok daha önceleri defalarca tanık olduk. Bunlardan birini hatırlatacağız.

*

Aynı anlayış ve kültürde olanlar, Almanya'da, Aydın Erol ismindeki kendi arkadaşlarını vurdular. 1987'deki bu olay şöyle gelişmişti. Bir kahvehanede Devrimci Yol'un o zamanki yöneticilerinden Taner Akçam'ın yaşgününü kutluyorlardı, sarhoştular. O sırada aynı kahvehaneye gelen bir grup Devrimci Solcu bildiri dağıttılar. Siyaset yasakçısı DY'liler, Devrimci Solcuları engellemek için müdahale edip ardından ateş açtılar ve kendi arkadaşları Aydın Erol'u öldürdüler.

Olay, Türkiye'ye "sol içi çatışma" olarak yansıtıldı ve Aydın Erol'un öldürülmesi Devrimci Sol'a maledilmeye çalışıldı.

Haftalarca, aylarca kendi katilliklerini gizleyip, suçu devrimcilere yıktılar, "siz öldürdünüz" dediler.

O günlerde Murat Belge'nin yayınladığı Yeni Gündem Dergisi'nde devrimci harekete "karanlık eller" edebiyatıyla küfredildi.

Devrimci hareket tüm bu kesimleri uyardı, bilginiz yanlış dendi, araştırın dendi; ama onların bir kulağından girdi, ötekinden çıktı. Akılları sıra, devrimci hareketi karalamak için bir fırsat çıkmıştı, tepe tepe kullanacaklardı..

Nitekim, devam ettirdiler bu kampanyayı. Mamak Askeri Hapishanesi'nde Devrimci Yol davası'ndan yargılanan Oğuzhan Müftüoğlu (ki şimdi kendisi aynı zamanda Birgün'ün yazarlarındandır) imzasıyla, "karanlık adamlar, katiller" diye devrimci hareketi suçlayan ilanlar verildi. Mamak'a da haber gönderildi, doğru değildir, gerçeği öğrenin denildi... Dinlemediler, küfretmeye devam ettiler. Fırsatçıydılar. Adaletleri ve vicdanları yoktu.

*

Ama sonra, Aydın Erol'u katleden Yılmaz adındaki kendi arkadaşı, bu adaletsizliğe daha fazla tahammül edemeyip, Alman polisine suçunu itiraf etti.

Aydın Erol'u Devrimci Sol'cuların vurmadığı, kendi arkadaşlarının vurduğu açığa çıktı. Devrimci hareketi karalayacaklardı. Silah geri tepmiş, kendilerini vurmuştu.

Haftalarca, aylarca "sol içi şiddet" diye, "karanlık eller" diye devrimci harekete küfredenler, birden bire suspus oldular.

Ne bir özür, ne bir söz!

Murat Belgeler, Oğuzhan Müftüoğulları, bu gelişme karşısında sustular. Özür dilemediler.

Hala da susuyorlar.

*

Bu anlayış hala susuyor ve devrimci harekete karşı şimdi de bir ilandan medet umuyor. Başkalarının ilanlarının arkasına sığınarak, devrimci hareketi karalayıp, şaibe altında bırakma ucuzluğunu sergiliyor.

Anlayış ve kültür değişmeyince, kendini bir şekilde gösteriyor.

*

Birgün, şehitlerimize hakaret etmiştir. Onun yoldaşlarına hakaret etmiştir. Birgün, Devrimci Harekete yönelik karalamalara kürsü olmuştur. Sorumsuzluk yapmıştır. Bu ilanı yazan da, yayınlayan da özünde oligarşiye hizmet etmiştir.

Birgün, bütün bunları hatayla, yanlışlıkla, gözden kaçmayla açıklayamaz artık.

Bir: Şehitlerimizi ve devrimci hareketi karalayan bir ilanın yayınlanması, iki: Söz verilen düzeltme ve özürün söz verilen şekilde yayınlanmaması, üç: Yayınlanan düzeltmedeki sorumsuzluk ve ciddiyetsizlik, dört: Yapılan röportajın ÖDP'yle ilgili sansürlenen kısımlarının daha sonra yayınlanmasında ismin yanlış yazılması; bütün bunlar bilinçlidir.

Birgün, ilan tarihini koymamakla, röportajda ismi doğru yayınlamamakla, en başta okurlarını aldatmaktadır. Aldatma üzerine siyaset kimin siyasetidir.

Birgün, devrimciliği, demokratlığı öğrenmelidir. Dürüstlüğü öğrenmelidir. Şehitlere saygı duymayı öğrenmelidir. Birgün, özür dilemeyi öğrenmelidir.

Birgün bütün bunlar için hala özür borçludur.

Yürüyüş Sayı :147