Adaletsiz Kalmayacağız!
Adalet, tarihin en eski mücadele konularından biridir, ekmek kavgası kadar
eskidir... ekmek ve adalet kavgası hep içiçe olmuştur tarihte.
Adaletten
vazgeçmeyeceğiz diye yazmıştık geçen hafta. "Adaletsiz kalmayacağız" diye devam
ediyoruz. Bize adaletsizliği "doğal" bir şeymiş gibi kabul ettirmek istiyorlar;
tıpkı yoksulluğu, tıpkı sadakayla yaşamayı, tıpkı emperyalizme bağımlılığı kabul
ettirmek istedikleri gibi. Fakat bunların hiçbirini kabul etmiyoruz.
Adaletsizliğe mahkum olmayı da kabul etmeyeceğiz. Er ya da geç, şu ya da bu
biçimde, adalet tecelli edecektir. Adaletin yerine gelmesinin önündeki engel,
bizzat düzenin kendisiyse, o takdirde o engel de aşılacaktır. Bundan emin
olduğumuz için, büyük bir kesinlikle "adaletsiz kalmayacağız" diyoruz.
Bizim gibi ülkelerin "kanayan yaraları" çoktur. Çünkü, emperyalizme
bağımlılık ve faşizm, hayatın her alanını halk için bir baskı ve zulüm
cenderesine çevirir. Sorunlar çözümsüz bırakılır ve kangrenleşir. "Kanayan yara"
deyiminin bazen eğitim için, bazen trafik için, bazen doğal afetler veya
hastaneler veya hapishaneler için kullanılır. Daha başka konular için de
kullanıldığına tanık olmuşuzdur. Fakat eğer bir yaradan söz edilecekse, en büyük
ve en çok kanayan yaranın adalet olduğu tartışmasızdır. Çünkü adaletsizlik, bu
sistemin en karakteristik özelliğidir.
Hükümetler değişir, adaletsizlik
aynı kalır. Bu neden böyledir denilirse, adaletsizlik sadece savcı ve
hakimlerden, sadece şu ya da bu partinin niteliğinden değil, sistemden kaynaklı
bir sorundur... 19 Aralık'ta iktidarda DSP, ANAP, MHP koalisyonu vardı, onlardan
sonra AKP iktidara geldi. Her ikisinin de 19 Aralık'a bakışı ve katillerin
aklanmasına ilişkin politikası değişmedi. Bunlardan önce de birçok hükümet
gördük; onların da hepsi aynı politikaların uygulayıcısıydı.
Tam 28
kişi; 19-22 Aralık günlerinde katledildi hepsi. Şimdi bize onları unutmamızı
dayatıyorlar. Onlar adına adalet istemekten vazgeçmemizi dayatıyorlar. Oysa
adalet, yalnız düne dair değil, bugüne ve geleceğe dair bir sorundur. "Yargıya
güvenmemizi" istiyorlar. Fakat yargının nasıl kullanılan, yönlendirilen bir
mekanizma olduğunu da bizzat kendileri gösteriyorlar.
"Yargıya güvenmek
lazım", "yargıya saygı duymak lazım" sözleri, laikçi ve şeriatçı kesimler
arasında adeta nöbetleşe kullanılıyor. AKP'ye karşı açılan kapatma davası söz
konusu olduğunda, sahte laikçiler, AKP ve çevresine "yargıya güven"in diyorlar.
"Ergenekon" operasyonu söz konusu olduğunda bu kez, roller değişiyor, AKP'liler
bağımsız yargıya güvenmek lazım söylemine sarılıyorlar. Ve ikisi de yalan
söylüyor, riyakarca davranıyor, takiyye yapıyorlar. Hayır oligarşinin yargısına,
oligarşinin adaletine güvenmiyoruz. Güvenmemizi gerektirecek tek bir neden, tek
bir kanıt da gösteremez kimse.
12 Eylül Cuntası'nın fiilen işbaşında
olduğu 1980-1983 arasında ülkemizde darağaçları kuruldu, işkencehanelerde,
sokaklarda, hapishanelerde insanlar katledildi. Fakat şu bir gerçek ki, bu
dönemde katledilenlerin sayısı, 1980'lerin sonundan başlayıp 1990'larda ve
2000'lerde devam edecek olan infazlar, katliamlar yanında küçük bir rakam olarak
kalacaktı. 1980'lerin sonlarından bugüne kadar infazlarda, katliamlarda,
kaybetmelerde, faili meçhullerde kaç kişi katledildi; kesin rakamları yok. Fakat
infazların binleri aştığı, kayıpların bine yaklaştığı, faili meçhullerin de on
bini aşkın olduğu genel kabul gören rakamlardır.
1990'ların ikinci
yarısından itibaren yaşadığımız hapishane katliamlarının da Türkiye tarihinin
önceki dönemlerinde benzeri yok. 1995'te Buca'da, 1996 başında Ümraniye
Hapishanesi'nde katliamlar yapıldı. 1996'da hücre tipi dayatması sonucu 12
tutsak ölüm orucunda öldü. Devlet bu direnişin hemen ardından Diyarbakır
Hapishanesi'nde, 1999'da Ankara Ulucanlar'da, 2000'de Burdur ve Bergama'da
katliam saldırıları düzenledi. Sadece bu saydığımız olaylarda, 39 tutsak öldü.
Buna 19 Aralık'da 28 tutsağın daha eklenmesiyle rakam 67'ye ulaştı. Tecrit
zulmünün devam ettiği süreçte ise ölen tutsakların sayısı 161'e ulaştı...
Bütün bu rakamlar ortadayken, bunlar ne salt "insan hakkı ihlali"
kavramıyla, ne sadece hapishane politikalarıyla izah edilemez. Bu rakamlara,
infazların, faili meçhullerin, kayıpların rakamları eklendiğinde ortaya çıkacak
tablo, Türkiye gerçeğidir. Rakamlara bir de bu katliamların yargı tarafından
aklanmasını ekleyin. O zaman Türkiye gerçeği çok daha doğru biçimde
anlaşılacaktır. Anlaşılacaktır ki, bu katliamlar, halkı sindirme, devrim
mücadelesini yoketme amaçlı bir politikanın tezahürüdür. Yargı da bu politikaya
tabi kılındığı için, sözü edilen tarzda kararlar vermektedir.
Ülkemiz
gerçeği odur ki, binlerce insanın devlet tarafından katledildiği bu ülkede,
işkencede adam öldürmekten, infazdan, katliamdan, kaybetmekten hapishanelerde
yatan tek bir polis, jandarma yoktur. Tek bir subay, polis şefi yoktur. İşte
ülkemiz gerçeğini en tartışmasız biçimde ortaya koyan olgulardan biri de budur.
Türkiye, adaletsiz kalmış ölüler yurdudur.
Düzenin adaletine güvenenler,
o adaletten hala beklentisi olanlar, bu tabloya baksınlar yeter. Bize de bu
düzen içinde yeralmayı önerenler, kömürleşmiş cesetleri, binlerce, onbinlerce
ölümüzü unutmamızı söylüyorlar. Dahası, ölmeye ve yine adaletsiz kalmaya devam
etmemiz demektir bu.
İnfaz davaları, gözaltında ölüm davaları, faili
meçhul davaları, yüzlercesinde katiller ya beraat ettirilerek, ya zaman
aşımından kurtarıldılar, ya komik cezalarla kapatıldı davalar... Bu ülkede
infazlarda, gözaltında, faili meçhullerde katledilenler üç beş değil, birkaç yüz
değil, onbinlercedir ve adaletsizlik, bir ur gibi büyümektedir bu topraklarda...
Bunlar aynı zamanda "Ergenekon operasyonu" denilen operasyonların adaletle
ilgisinin olmadığının da kanıtıdır.
Evet, yukarıda sözünü ettiğimiz
infazlar, kaybetmeler, Ergenekon'un, ya da daha doğru bir adlandırmayla
kontrgerillanın işleridir. Fakat, gözaltına alınan generallere bunların hiçbiri
sorulmayacaktır. AKP, onlara bu zulmü soramaz. Çünkü AKP de onlardan geride
değildir zulümde. İnfazlar, işkenceler, katliamlar, AKP iktidarında da
sürmektedir. Ve yine AKP iktidarında, infazcıların, işkencecilerin,
katliamcıların "yargı" eliyle kurtarılması politikası da sürmektedir. Bugün
"Ergenekoncu" diye gözaltına alınan generallerden birine karşı eskaza
devrimcileri katletmekten bir dava açılsa, o generali kurtarmaya ilk koşacak
olan yine AKP'dir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. AKP ve Generaller arasında,
süren bu savaş, işbirlikçilerin, vatan hainlerinin birbiriyle savaşıdır. Bu
çatışma, sömürücülerin kendi arasındaki bir çatışmadır. Ve açık ki, vatan
hainlerinin, sömürücülerin arasındaki çatışmadan demokrasi ve adalet çıkmaz.
AKP, hukuku mu uygulamak istiyor; gözaltına alması gerekenler, birkaç
generalle sınırlı değil. Kenan Evren'den başlayarak Yaşar Büyükanıt'a kadar
gelin. Halka ve devrimcilere karşı hayata geçirilen tüm "Andıç"ları, "Psikolojik
harekat planları"nı yapan ve uygulayanların yakasına yapışın. Mehmet Ağar'dan
başlayarak Ramazan Akyürek'lere kadar gelin. Yüzlerce kayıbı kimlerin, nasıl,
hangi kurumların emirleriyle kaybettiğini soruşturun ve o soruşturmada açığa
çıkan isimleri toplayın evlerinden. Bakın o zaman eski ve yeni MGK'lardan, eski
ve yeni Genelkurmay'dan, eski ve yeni hükümetlerden kimse dışarıda kalmaz!
İşte ancak o zaman adalet için bir adım atılmış olunur. Fakat sözünü
ettiğimiz bu adım, bu düzenin asla atamayacağı bir adımdır. Çünkü bu oligarşik
düzenin kendini yoketmesiyle özdeş olur.
Adalet için mücadele, tarihin
en eski mücadele konularından biridir, belki ekmek kavgası kadar eskidir. Bu
yüzden ekmek ve adalet kavgası hep içiçe olagelmiştir tarih boyunca. Bazen ekmek
karşısında adaletsizliğe razı olması dayatıldı kitlelere. Bazen, hem ekmeksiz,
hem adaletsiz kalmak. Bugün dayatılan ikisinin de yokluğudur. Ekmek yerine
sadaka, adalet yerine burjuva yargısının kararlarıyla yetinmemiz isteniyor. Ne
ekmeksizliğe, ne adaletsizliğe boyun eğilemez. Ama bunların içinde de daha
önemli olan, adaletsizliğe boyun eğmemektir. Çünkü, adaletsizliğe boyun eğmek,
onursuzluğa, geleceksizliğe, sürü olmaya, zulüm görmeye onay vermektir. Buna
onay vermeyeceğiz... Düzenin hukuku, "devletin bekası" adına, emperyalizm
işbirlikçiliğini, sömürü soygun talan düzenini korumayı kendine görev
edinmiştir. Hukuktan insanı çıkarırsan geriye hiçbir şey kalmaz. İnsanın
katledildiği, sadakayla aşağılandığı, zulmün aklandığı bir hukuk düzeni kabul
edilemez. Burada salt hukuki mücadele de yetmez. Asıl mücadele edilmesi, asıl
yokedilmesi gereken, böyle bir hukuku hakim kılan düzenin kendisidir.
Baştaki benzetmeden devam edersek; adaletsizlik, kanayan bir yaraysa
eğer, bu yarayı tedavi edecek tek şey, devrimdir. Oligarşinin sistemi içinde,
geçici bazı pansumanlar yapılabilir, fakat yara asla iyileşmez. Yara hergün
büyür, derinleşir. Yargının adaleti yerine getirebilecek bir yargı haline
gelebilmesi için, onun sınıfsal niteliğinin değişmesi gerekir. Görevini,
adaletin yerini bulmasını sağlamak olarak değil de, oligarşinin düzenini
tehlikeye sokan güçleri bertaraf etmek olarak belirleyen bir yargı, her şeyi
yapabilir, ama asla adaleti sağlayamaz. Burjuvazinin yargısının kılıcı,
yoksullara, muhalif güçlere, devrimcilere karşı kullanılan bir silahtır.
Burjuvazinin adaletinin gözü de bağlı değildir. Düzenin efendileriyle düzenin
ezdiklerini ayırdeder ve ikisine farklı davranır. Düzene hizmet edenlerle,
düzene karşı çıkanları da ayırdeder ve her ikisine farklı farklı davranır. Biz
de 70 milyon olarak gözümüzü açmalıyız. Adaleti bu düzenden bekleyemeyeceğimiz
açık olduğuna göre, adaletsiz kalmamak için yapacağımız şey; düzeni kökten
değiştirmektir.
Yürüyüş( Halk Gerçeği Sayı :5 )